2 Şubat 2010 Salı

bu kalp seni unutur mu?

gollük pasları dağlara taşlara vurmayla geçti şu memleketin birçok hikayesi. tam oldu derken ölen umutlarla geçti tarih dediğimiz yıllar. "bu sefer olacak galiba" dediğimiz anda elimizden ekmeği alıp bir de borçlu çıkardılar patrona. hevesle üniversite kapısına gelenleri bk 11'e uymadıkları için almadılar mesela, başka türlü konuşanları yazdırmadılar gazetede, "yetmedi yetiremedim" repliğiyle yaşadık buralarda. birisi nobel aldı hain dediler, diğeri holding kurdu yeşil sermaye dediler, sorosçu dediler, temel kazanımlarımız elden gidiyor dediler, hep dediler, ne kadar da çok dediler.

"taraf gazetesini okumak" fiilini icra edenlere karşı biraz daha makul, müsamahakar ve dürüst olmak neden hiç hoşunuza gitmiyor? ama neden bu fiil kapsamında yapılan düşünsel faaliyetlere bu kadar yabani ve yabancı bakıyorsunuz. neden bu insanların hepsinin bölücü birer liboş olduğunu orta ortaya söyleyiverirsiniz ki. hayır bendeniz de ertuğrulözkökgillerden nefret ediyorum ama ertuğrul özkök ve onun temsil ettiği zihin dünyasıyla ilgili düzeyi düşürüp, mide bulandıran cümleler kurmadım, 28 şubat sürecinin yaralarına rağmen çirkinleştirmedim sözlerimi, peki ya sizler, aklı başında olduğu kanısında olan vatanseverler, ulusal birliğimizi savunanlar, biraz ayıp olmuyor mu ama?

çok ümitlerimiz vardı aslında, başlıkta da belirttiğim diziden içeru. diyarbakır hapishanesi sahneleriyle ve arka fondaki metris türküsü ile "evet,evet oluyor galiba" hislerimize mütercimlik yapıyorlardı, sevmiştim diziyi. ama nereden bilebilirdim ilerleyen bölümlerinde karmaşık ilişkiler, sığ münasebetler, aman da aman marjinalleşen bir hikaye, solcuların reklamcı olması, ülkücülükten mafyalığa uzanan delikanlıların salı gecemizi kaplayacağını. n'oluyoruz gençler, ben bu hikayeleri lise yıllarında büyük türk düşünürü soner yalçın'dan okumuştum zaten, çağımızın yetiştirdiği en büyük zatlardan olan bu beyefendi bize anlatmıştı tüm bu olanları, klişelerden yol yapsak asfaltla öreriz yurdumuzu dört baştan. biz sizin derginizi, yeşil gömleklerinizi, berzan'ı sevdik, televizyonu kapatıp, odamıza çekilmemiz an meselesi.
**tüm bu eleştirilere rağmen izlediğim tek dizi olmaya bir süre daha devam edecek galiba, ama buradan senaristlere filan sesleniyorum, ülkücü elemanın şimdilerde karısı olan kıza yazdığı mektup kadar sarsıcı metinler yazın, biz de oturup dünyamızı yıkalım, bırakınız bu olmayacak dua yapmacıklığını, allahaşkına hangi erkek, başkasından çocuğu olan bir kadın ve aynı anda o çocukla aynı evi ve evliliği bile-isteye paylaşır, zorlamayınız efendim.**

parislilerin son günlerde zafer'de konuşlanmasına ne demeli peki. her şeyi anlayabilirim, insanların acımasızlığını, iki yanlışın bir doğruyu götürmesini, başarısızlığı, filan filan ama insanların parisli olmaya özenmelerini anlamamı beklemeyiniz. bizi tavrımız, halimiz, bakışımız, duruşumuz, görünen dünyamız parisli yapmaz ya da parisli yapmaya yetmez, hayatında müze görmemiş, iki satır kitap okumamış kadın, iki kupa kahve içip, cafede gazete okudu ya da o caddeyi şöyle burnu havalarda adımladı diye kendisine parisin yerlisi muamelesi çekileceğini düşünmesin, gitsin hiçbir şey yapamıyorsa "iki ters bir düz" öğrensin, şöyle bir evin tozunu alsın.

"potansiyel enerjiyi kinetik enerjisine çevirmek suretiyle" diye nitelikli hal olsa da gülsek. mesela -potansiyel enerjiyi kinetik enerjisine çevirmek suretiyle müvekkilimin güvenini kötüye kullanan davalı, aynı zamanda suçu kendisine meslek edinmiş bir kişiliktir hakim bey, cümlesini kurmak nerden baksan güzel olurdu.

not:bütün bu yazılanlar resmi hezimete mahsustur.