30 Kasım 2009 Pazartesi

kısa kısa

dün gece başımı kaloriferden yana koydum, beynim haşlanmış havuç kıvamında. elbette biliyorum o düzeneğin adının kalorifer peteği olduğunu, kaloriferin genel bir isimliğini, hem olsun ne anadolu hoca lisesinde edebiyat anlatıyorum ne de dilek taşı konservatuarında şan dersi almaktayım, şanım da şöhretim de yok denecek kadar azdır ve bundan mütevellit katli vaciptir dilimin.

sürmekte olan yazı dilimini nano teknolojik bir adamın okuma ihtimali sıfıra yakın, bu yüzden çok bahtiyarım. kürsüye koyduğu kitabı okuyarak akademisyen ünvanını kullanan bir hocamızın okuma ihtimali sıfıra yakından bile daha uzak. o yüzden çok rahatım, freşa içmiş bir bünye kadar serazat serazat yazıyorum.

hiç bir bayram geçmiyor ki -eskiden bayramlar daha güzeldi, diyen birine rastlamayayım.
buradan onlara sesleniyorum kardeşim senin bayramdan bir hafta sonra sınavın varsa, zemin mekaniği zor bir ders ise, humk 82 bir türlü açılamıyorsa sevdiceğine, herhalde öylesine geçecektir. hem bir bayram her zaman bayramdır derdi yaşasaydı tanpınar.

"nerden bileceksiniz" dinliyorum bu aralar. bayram öncesi danıştay kararını okuduğum zaman kulağıma ilk gelendi "siz benim kime küstüğümü nerden bileceksiniz".

kelime oyunlarıyla oyalanıyorum şimdilik. oktay sinanoğlu gibi bir adamı küçük yaşta okuduğumdan dolayı o kadar mesudum ki. allah muhafaza yirmi yaşında bu adamın fikirlerine filan kapılacak olsaydım evin yolunu zor bulurdum. memleket bir tane adam yetiştirdi o da dilci çıktı dersek yeridir.

isviçreli bilim adamları, isviçreli hukukçular, isviçreli eren derdiyoklar derken nur topu gibi isviçreli referandumumuz oldu işte. minareyi oyladılar. minareyi oylayan sandığını hazırlar, tek başına minare, sandığa gömülmüş minare vs. vs.

yeni telefonumdan yola çıkan mesajlar başka bir telefonun ekranına parça pinçik düşüyormuş. araya boşluk giriyor, metnin insicamı sekteye uğruyor imiş. samsung akıllı ol akıllı.

hepinizin kurban bayramını tebrik ederim.

-bu arada çetin altan gibi yazma merakına kapıldığım için uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

24 Kasım 2009 Salı

puding vs. ekmek

bugün burda salı
hatta öğretmenler günü bile
ne garip demi günler filan
ilkokulda iki tane sınıf öğretmenim oldu, aynı anda değil elbette. ilk üç yılı 54 kişilik bir sınıfta okudum, sonraki iki yılı yirminin altında bir sayıyla işte, sonra legese, lise, üniversite.
onca öğretmenim oldu, iyi insanlardı hepsi diyemem, kötü, aşağılık, sersem, aptal olanlar da vardı, iki cihan dizinin dibinden ayrılmak istemeyeceğim kadar yüce, saygın, değerli, gönülden olanlar da. hayatın ortalaması gibiydi işte, tüm erkekler onurlu ya da tüm kadınlar güzel değilse; öğretmenlerim de öyleydi işte, iç güveysinden hallice ve müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış işte.

şiddeti sevenlerden hep nefret ettim, şiddetli bir eğitime tabi tutanları da hiçbir zaman affetmedim. yola getirmeye çalışıyorlardı güya. şimdi haksızlık etmeyeyim kimseye, öyle ağız burun allah ne verdiyse girişmedi hiç kimse, hem parayla girilen bir yerde, şiddet de olmazdı, eğitim de.

mesela çok iyi hatırlıyorum birçok kere 5 düşürmüşlerdi karneme, sırf çocuk seneye de para versin diye. her şeyi anlarımda neden ortaokul'da diploma notum 4.97 düştü bilemedim senelerce. hadi 4.90 4.90 da yedisi ne be.

bir hocamız vardı adını söyleyemem şimdi ayıp olur, nasıl da hava atardı, caka satardı önümüzde, odtü yıllarından bahsederdi, o günden beri sevmem odtü'yü, hoş kazanacak kadar puan da yapamadık ama neyse. ama körümü öldürmeyim ben yine de, kazanacak kadar puan alsam da gitmezdim eminim herhalde.

şimdi son paragrafın sonundaki anlatım bozukluğuna laf ederseniz, tek cümlem var size, anlatım bozukluğu da bir hitabet sanatıdır dedi rte.

yıllar çok çabuk geçti diyemem, ama güzel adamlar, keyifli arkadaşlıklar, puding ekmek ve etüdler, toplum içinde söz almaktan çekinmeler hemen bitti, kaldı geride.

hep arta kalırdı yemekhanede puding ve bayat ekmek ve yerdik işte arkadaşlarla birlikte.
hiç kızartma kalmazdı, pilav kalmazdı, barbunya kalmazdı, hep puding düşerdi hestemize.

güzel yıllardı neticede.
belki yazarım başka günlerde.

14 Kasım 2009 Cumartesi

kötü şiir

takkeli dağ düştü
sersefil bir akşamüstü
basit kesrin kalburüstü
tüm kahramanları dağa küstü

haberi vardı dağın küslükten
dolmakta olan küllükten
oldukça uzayan küslükten
ve sakal uzatan özgürlükten

kağıda susamıştı delgeç
yolu şaşıracak kadar serkeş
kurallara uymak da ne demek
kolluk görmeden kırmızı ışıkta geç

5 Kasım 2009 Perşembe

mırıldanmalar...

başımın orta yerinde bu nasıl bir boca juniors tribünüdür.
ne dediklerii anlamıyorum ve bir noktadan sonra çekilmez bir hal alıyor kendileri.
başım ağrıyor desem, başımda filler dünya kupası yapıyor desem, gergedanlar "devler ligi" oynuyorlar, okaliptustan sapan yapan yerliler dolaşıyor beynimin iç hastalıklarında.
pratisyenlerin verdiği parollardan bıktık, bize majezik gerek majezik.

dün gök delindi memlekette. allah ne verdiyse yağdı, allah çok verdi, çok yağdı, derelerden az da olsa sular akmaya başladı, şemsiye satanların köşe başını tuutuğu yollar var güzergahımızda, yağmurlu havalarda bülent ortaçgil dinleyenler kendilerini yakında mesih ilan edecekler, sonra -mesih dediğin bir tane olur, öyle her tramvayda buğulu pencerelerden bakıp bülent ortaçgil dinleyen mesih olsaydı, uzun kış gecelerimiz mesihten geçilmezdi, benim işte benim mesih, diyecek mesihin önde gideni, öbürü harun yahya'ya -vay be güzel oldu üç tane ya- atıf yaparak kendisini öne çıkartacak, diğeri eski günlerden kalma tumuturaklı bir küfür patlatacak, neticede aralarında herhangi bir mutabakat sağlayamadan tutacaklar evin yolunu, dinle yağmuru dinle, teselli bul türküsünden.

"yağmuru yemek" tabirini bizzat yaşayınca, gece yarısı ansızın uyanmak, başını yastığın altına gömecek kadar kıvranmak, üşümek, haktır sana.
göğsümde bir kedi miyavlıyor, öksüremiyorum, öksürsem içimden elinde yumağıyla bir kedi çıkacak ortaya, karşıma geçip içimdekilerden bahsedecek, önsöz gibi konuşacak, üst solunum yollarıma minnetlerini sunacak, öksürükten kaynaklanan sorunlardan dolayı özür dileyecek, yeni öksürüklerde hataların düzeltileceğinden bahsedecek, bu öksürükte kendisine yardımcı olan yağmurla karışık rüzgara bilhassa teşekkür edecek, sus kedi sus.

sakın efsane söyleme, hazrete varır yolumuz, hey canım.

daralgınlıklardan az sonra dinlenmemesi gerekenler; cnn türk dış politika danışmanı -papyonlu eski diplomat- kesinlikle uğramayın yanına, sonra ailemizin ilkokul sıralarından kalması pek muhtemel olan ertem şener'e de bulaşmayın derim, ha bir de okula uğramadığınız zaman hocalar ek puan veriyormuş, gitmediğime pişman değilim ama, her sen aynı senaryodan muzdarip olmak üzüyor be blog, yine okula gitmediğim bir gün, yine hocanın biri gelenlere 5 puan(yazıyla,beş) vermiş, hiç de öyle beş puan için o yağmur ve tramvay çekilmez demiyeceğim, çekilir kardeşim, sonra temmuzlarda kampüsten çıkamıyorsun.

"şu ülkede her derde deva olabilecek iki şey vardır" efsanesi; ilki herhangi bir sol iktidardan sonra memleketi yönetmeye başlayan sağ hükümetler, ikincisi de her türlü ağrı sızı da göz kırpılan parol.
hayır tamam parol uzaktan sevimli gelebilir, ismi hoşunuza gidebilir, tınısını seviyor olabilirsiniz ama kardeşim "parol" işte, sokullu mehmet paşa gibi bahsetmeyiniz kendisinden, ecevit'ten sonra gelen sağ iktidarlar bile daha muktedirler, parol deme, paraguay'a bile razıyım parol deme sen.
tüm başı ağrıyanlarn başında parollansın. (uygun bir nesne bulamadım, ne? sorusuna bu cümle için verilecek cevabım yok)

ha bir de bu tip yazılardan sonra "kalın sağlıcakla" klişesi vardır ki, ondan hiç bahsetmeyelim.