17 Aralık 2011 Cumartesi

ÜÇÜ BİR ARADA

                                               
Semboller üzerinden değerlendirmeler yapmak düşüncenin berraklaşmasına yardımcı olmaz çoğu zaman. Aksine sembollerin dünyası ile kurduğumuz irtibat arttıkça, yaşadığımız dünyanın gerçekliklerine yabancılaşırız. Cari olan hayatla, romantik hülyaların çekiciliği ayırt edilemez bir hal alır zamanla. Yaşadığımızı zannettiğimiz süreç ile yaşanan süreç arasındaki uçurum arttıkça bizim dünyayla olan ilişkimiz etken olmaktan çıkar edilgen hale dönüşür. Çünkü bizim reflekslerimiz bizatihi kendi gerçekliğimizden uzaklaşmış kendimizin gerçekliğinin yerini alan yapay gerçeklerin içinde kaybolmuştur üstelik kaybolmuşluk gerçekliğinin farkında olmadan. Kurguların içinde geçen zaman bütün bir ömrü kapladığı zaman söyleyecek sözün sınırı, kurgunun kırmızı çizgileri ile bir hale gelmiştir. Bizatihi insani tepkilerimizin yerini kurgunun oluşturduğu reaksiyonlar almıştır.
Kurgusal duruşmalarda son derece seri bir savunma metnini mehkemeye karşı sunan, argümanlarını dile getirirken hukukun bütün imkanlarından faydalanan, duruşmanın her anında dikkat kesildiği davasından geri adım atmayan savunma makamının durumu ne kadar içler acısıdır. Kurgusal duruşmanın her anında herkes bilir ki bu yaptıklarının kurgu olmaktan başka hiçbir gerçekliği yoktur, hayata dokunmayacaktır, hiç kimsenin hayatını değiştirmeyecek, kimseyi yerinden yurdundan etmeyecektir, risk yoktur, herkes kendisine verilen rolü en iyi şekilde oynamak için gayret göstermektedir. Kurgusal duruşma sonrası taraflar hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına kaldığı yerden devam ederler. Kurgusallığın içerisindeki hararetli konuşmaların, ateşli tartışmaların yerini, suya sabuna dokunmayan bir yaşam çoktan almıştır.  
Sokağa adım atar atmaz birçok kuramın insanı yalnız bırakmasının sebebi zihnimizin sürekli semboller üzerinden düşünmeye müptela olmasıdır. Sembol şehirler, sembol isimler, sembolleştirilmiş nesneler ve içinde sembol geçen onca kavram/kelime ile olan irtibatımıza baktığımız zaman, bizi saran yapaylığın farkına varmakta zorlanmayız. Kişisel tecrübelerimizden ziyade bizi hiç ilgilendirmeyen bir büyük tarihi tecrübenin ürünü olan sembol şehirler, bizim dünyamızda nasıl bir öneme haiz olabilirler ki. Safahat’ın sayfalarını çevirmemiş bir insan için, Akif’in “sembol isim” olması ya da “milli şair” sıfatı ne kadar dokunaklıdır.
Kurulduğu günden bu yana sermaye ile “kurgusal” bir ilişki kuran Boğaziçi Üniversitesi sakinlerinin bu hafta içerisindeki “Starbucks’ta Şenlik Var” etkinliği belki de anlatmaya çalıştığım sebeplerden ötürü etkisiz ve kurgusaldı. Kurumsal bir yapı olarak nesiller boyu sermayeye “ara eleman” mantığıyla “üst düzey yönetici” yetiştiren bir okulun öğrencisi olmak kadar gerçek bir şey yoktu eylemlerin özünde. Bugün içinde bulunduğumuz küresel iktisadi sistemin temel kavramlarına itiraz etmediğiniz sürece çıkartacağınız bütün “aykırı sesler” küresel iktisadi sistemin hoşgörüsü ile karşılaşacak ve bu babacan tavrından dolayı geniş halk kitlelerinin sevgisini kazanacaktır. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri Starbucks’ta eylem yaparken, bundan sonraki hayatlarında kapitalizmle olan ilişkilerine dair cümle kuramadılar  ya da kariyer planlamalarındaki uluslararası şirketlere dair yeminlerine yemin eklemediler, sadece ve sadece kendilerinin yazdığı besteyi kendileri güzelce icra ettiler.

Gelecek hafta içerisinde bir başka kurgusallık da ODTÜ’de gerçekleşecek. 12.Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi’nin ilk oturumu “Sermaye-İktidar Şemsiyesi Altında Üniversiteler” iddialı başlığıyla yapılacak ve oturumun ilk konuşmacısı oldukça sembolik bir isim olan Onur Hamzaoğlu. Buraya kadar her şey oldukça değerli hatta yer yer devrimci. Zira özgürlükler kampüsünde tam da bir akademisyene yakışır bir vaziyette üniversite-sermaye ilişkisi irdeleniyor ve bunun üzerine tartışmalar yapılıyor. Buraya kadar hiçbir sorun yok ve fakat kongrenin ana sponsorlarını gördüğünüz anda sorunun aslında hiç değişmediğini fark ediyorsunuz. Kongrenin sponsorları: Microsoft ve Türkiye İş Bankası.

Son olarak bir “kurgu adam” olan Sırrı Süreyya Önder’den bahsetmek gerekiyor. Meksika Sınırı günlerinde muhafazakar dünya ile kurduğu ilişkinin kurgusallığını BDP ile olan kıvrak dansı bize göstermişti ancak geçen hafta içinde meclis kürsüsünden yaptığı konuşmayı dinleyince artık bir cümle kurmak kaçınılmazdı: Bu ülkenin “en aykırı”, “muhalif”, “devrimci”, “direnişçi”, “mağdur” insanı aylardır bu devletten maaş alıyor.

Başta teorik çerçevesini anlatmaya çalıştığım ve üç örnek üzerinden alenileştirdiğim durumla aslında hepimiz bir gün tercih masasına oturduğunda karşılaşacak. Başkasının yaptığı hataları akademik bir malzemeden ziyade insani bir yanılgı olarak görmediğimiz sürece aynı hataları yaparak bir başka akademik çalışmaya konu olmaya devam edeceğimizi hatırlatmak isterim. Üstelik Starbucks, Microsoft, Sırrı Süreyya Önder onların peki Ülker, Anadolu Ajansı, Hakan Albayrak kimin?

Not: Sırrı Süreyya Önder bu devletten maaş alıyor derken Hakan Albayrak Anadolu Ajansı’nda danışman olarak göreve başlayacakmış. 

5 Eylül 2011 Pazartesi

asker çay ocağı - itinayla ölünür.

“O sevgiler ki yoktular onlar ümitlerimizdi, ne ümitler yaşlandı gel zaman git zaman” 
sezen aksu.

kurduğunuz denklem beni zalim sizi barışsevici yapamaz. siz dünyayı kurtarın ama önce gidin bir köy kahvesinde derdinizi anlatmayı deneyin rençberlere. annenizi ikna edin eylemlerinize, babanızın hayır duasını alın. hepimizin dostları var, kişi arkadaşının dini üzerinedir bilirim, amenna. siz dünyanın en şerefli adamı olacaksınız, biz dünyanın en faşisti öyle mi, siz kim oluyorsunuz bu arada. hangi kitaptan alıntıladınız hüküm cümlesini. tevil ettiklerinden hesaba çekilecek canlıdır, insan. devletçi biz olalım iyi de kredi yurtlardan aldıklarınız kimin öyleyse. acıyı bal eylemek mi düştü 20’li yaşlarda gidenlerin annesine. durun bakalım açalım eski defterleri, adisyonu paylaşalım önce. kandil benim için dua edilecek gecedir sadece, dağ olanı midem kaldırmaz benim. iftiradan ve iftira atmaktan Allaha sığınırım, zan altında bırakmaktan birisini hicap duyarım, kimsenin gençliğinin baharıyla ilgili tarumar fikirlerim olamaz, bütün bunların olması bile üzgünlük sebebidir ama bilirim ki ferasetli olmak yakışıklı yapar müslümanı, güzel durur secde izinin yanında, sakinleştirir kalbi, berraklaştırır zihni, seçkinleştirir çevresini, belirginleştirir zalimi, söylettirir söylenmesi gerekeni.
benim kendisini savunamayacak, cevap veremeyecek durumda olan birisi üzerinden karalamalar yapmak, haksızlıkla hemhal olmak gibi niyetlerim olamaz, olmamalıdır, kimsenin bahçesindeki meyvede gözüm yok, ama meyve için eğilmekten de sakınırım.
arkadaşlarımı incitmek üzer beni, onların hayallerini yok saymak insanlığımı yok edici bir girişimdir, bunları söyleyeceklerime ipotek olsun diye değil kendi vicdanım için yazıyorum.
bir gün bu devran dönünce, yaşadığım hikayenin perdesi inince, hesabımı kolaylaştırmak için çabalıyorum, en iyisini Allah bilir. ve fakat insanlar öldürülürken sessiz kalıyorsun cümlesiyle yargılanıyorsam, devletin zulmü karşısında tepkisizliğimden bahis açılıyorsa dost meclislerinde, elbette suskun kalamam. çıktığımız yumurtanın kabuğuna slogan yazabiliriz ama onu beğenmemezlik ahlaken zayıf olmanın göstergesidir. 
uyuşturucu sadece madde bağımlılarını ilgilendiren bir sorun değildir, son derece toplumsaldır, birisi çıkıp
–kardeşim adam evinde enjekte ediyor seni ilgilendirmez ki, dediği anda virüs bulaşmış demektir vicdana. ben kiranın vaktinde ödenmesini baz alamam sadece, evimde fuhuş yapılması benim haneme günah olarak yazılır. eğer birileri öldürmeyi kendisine araç kılmışsa katildir ve öldürmeyi alışkanlık haline getiren birisi için yapılacak tek şey bir namuslunun çıkıp katili katletmesidir. eline silah almaktan geri duran bir adam bu sözleri yazıyorsa akıl sahipleri, vicdan sahipleri, at sahipleri, sonunda sırattan geçmek isteyen iman sahipleri, bütün sahipliklerini yeniden sahiplenerek düşünmek durumundadır. 
ne yapıyorsunuz siz, ne söylüyorsunuz bunca zamandır, cümleleriniz hangi birikimin ürünü, hangi dünyaya kulak kesildiniz de bizim dünyamızdan habersiz kaldınız. devleti savunmak devletin bugüne kadar yaşamaması için emek harcadığı insanlara kaldı sizin gibi söz dinlemez, laf anlamaz, kişisel hukuku tanımaz yeniyetmeler yüzünden. Lise kompozisyonu gibi metinler yazmak da bana.

hamiş: yaşıtlarının ölmesi sadece yaşlılarda yalnızlık duygusu yaşatmaz.

26 Temmuz 2011 Salı

balık yüzerken ölen bir canlıdır ya da ölürken yüzen hayvan acıdır.

biz yine de hacı taşan dinleyelim.
türkçemiz biraz orta anadolu'yla hemhal olsun.
anadolu lisesi filan tamam güzel ama sürüler içinde sürmeli koyun dinlenmez o lisenin kantininde.
şimdi ben örgün eğitim-öğretim hayatımın son yıl/lar/ına gelmiş bir insan olarak konuşuyorum burada, bana saksı muamelesi yapamazsınız.
bir de tabi bu türküleri bana dinlettiren sebepler.
-diyeceğim çok ama da pek kalabalık yerdesin, mesela ben türkünün bu kısmını söylerken  pek galabalık diyorum ve pek galabalık yerleri düşünüyorum.
başına un ufak bir şey geldiğinde bile buradan ekmek çıkarmaya çalışan bir adam olamadım.
bilirim ki pantolon küçülmez boyun uzar sadece.
çok şey yaşamış olabilirsin, birçok umudun peşinde telef olmuşuzdur hayatımızca ama ey paydası insanlık olan insan, biraz da insanlık meselesine yönelsen ne olur da.
bakın büyük laflar edecek değilim ama, bir gün bir türkü dinlersin ve bu türkünün senin için yazıldığını düşünmeye başlarsın sonra aradan belli bir vakit geçer aynı türküyü tekrar dinleyince türkünün aslında senin hayatına hiç dokunmadığını, seninle herhangi bir ilgisinin olmadığını anlayıverirsin bir anda.
kalbimin sahibi oldun bir anda.
neden bahsettiğimin farkındayım çünkü neler yaşadığımı tam olarak bilmesem de neler yaşamak istediğimi biliyorum, beni yargılayan hakim beni yapmadıklarımdan dolayı mahkum edemez.
bir şeyi yapmadığım için beni suçlu ilan eden bütün yargılama süreci gayrimeşrudur.
hayat laboratuvarda geçmiyor ve biz kimyadan anlayan insanlar değiliz, ki kimyacı arkadaşlarım da her şeyi çözmüş çocuklar filan değiller zira onlar için laboratuvar hayatın dışındaki mesleki süreçlerinin bir parçası.
şunu söylemek istemiyorum diye cümleye başlıyorsa birisi bil ki söylemek istediği ilk şeyi sana söyleyecektir çünkü gizlediğin her şey bir gün senin karşına çıkacaktır, her gün kendi içinde karşılaşmana hiç değinmiyorum bak.
biz bir şekilde büyüdük anlasın artık herkes, ben yüksek bir yere çıkıp önümdeki sayıları alt alta yazıp yaşımızı hesaplayacak, sorumluluklarımızı ortaya koyacak, hayata dair cümleler kuracak değilim, aklını başına toplamak isteyen insanlar bu yılı doğum tarihlerinden çıkararak başlayabilirler toplanmaya.
amy winehouse diye birisi varmış şu hayatta ben haberlerden ölümünü duyunca yaşadığını öğrendim ve back to black'ini dinliyorum şimdi, sesi etkileyici olsa da ölür insanlar, bunu daha önce de gördük biliyoruz bunu, ama bilip de itiraf etmediğimiz bir şeyi daha var bu ölümün, bu kadın ölümünü hızlandırmak için elinden geleni yapmış şu hayatta.
tamam kadere inanıyoruz, ölüm vakti elbette değişmez ve şunu da biliyoruz ki bir insan yüzlerce şişe şarap içip ölmeyebilir öteki ise bir yudum içer ve ölür. bundan bahsetmiyorum ulus baker'den tut amy winehouse'la devam et kafasını duvara vurarak neşet ertaş dinleyen zeki müren'i ekle yanına, hepsinin ama hepsinin bir derdi var hayatla, elbette hepsi de intihar etmediler, hiçbiri pencereden kendini boşluğa bırakmadı ya da bıraktılar ama biz bilemedik, demem o ki ölüme koştuğunu hissettiren/ hisseden insanların ölümü, çok soğutuyor havasını insanın, çok kırıyor hevesini hayatın.
hamiş: jabal'ı yaratan allah, özlem'i yaşatan allah, seni üzen ölüm, ölümlü dünya, dün yaşayan jabal vs.

30 Haziran 2011 Perşembe

korku varsa umut vardır elbet

                                                                                                             dünyamız'a...
güneşi yaratan allah için
hangi zorluktan bahsediyorsun
kime tutkunsun ali derin
kızınca taşralı bir çocuksun

yetim olan peygamberdendir
kötü söz yakışmaz kalbine
seni sevmek uyuyabilmektir
muhacir aşkıdır medine

sefil olmak diye bir şey var
durumun vahimliği hakkında
merhem yoksa yara hep kanar
iki günü eşit olan ziyanda

garsonla göz göze gelemedim
okul ergen gibi uzuyor
randevuya geç kalmak adetim
alınganlık ayrılıktan zor

ezan okunan şehirde çay içilir
bana öğrencilik bir hayli ters
sehpanın varlığı sohbete karinedir
senin ayağında dört mevsim converse

26 Haziran 2011 Pazar

akıl unuttuğunda kalır

sevgili şair;
maden suyu vardır, sadelidir, içilir.
gece olur, ceket bırakılır, üşünülür.
frambuaz diye yazılır ve frambuaz diye okunur.
tramvay nasıl okunuyordu bu arada.
özlem vardır, okulun en çalışkan olanı değil.
bir duygu biçimi olarak.
-çalışkan o lan, diye kelime şakası yapılır.
şarkılar vardır seni söyler.
çalışılması gereken dersler.
mezun olursan gidersin mesela
sonra yine özlem başlar
okulun en çalışkan olanı değil elbette
bir duygu biçimi olarak.
sigara kötü birşeydir.
her şey ayrı yazılır
özen göstermiyorsun işte.
işte kelimesinin harfleriyle eşit yazılır.
gitmek kötü birşeydir.
kötü birşeydir'i çok sık kullandın.
hem hala ayrı yazmıyorsun
hayatımızdaki tek ayrılık bu değil
-biliyordum bunu söyleyeceğini
hem ayrılık yok bak hala bitişik
ramazan isminde ay vardır
bu yıl ağustos sultan olacak
sultan kelimesi de yasak mıdır?
ah muhsin ünlü vardı, hala var
ama pek yazmıyor artık
dizi filan terete'ye
gidiyorum bu, sayfa 33, sayfa 34, sayfa 35
ona özenen insanlar vardır
özlem vardır bir de
tamam anladın ama tekrar ediyorum yine de
okulun en çalışkan olanı değil
bir duygu biçimi olarak.
otopark vardır.
fiş hala yoktur.
black vardır.
uçak vardır.
ne çok acı vardır.
herşey iyi olacaktır.
her şey ayrı yazılır
ama aynı cümlenin çocuklarıyızdır.

*

ama kabul gemiden kumbara olmaz.
*şair sözü elbet şiirdir.

22 Haziran 2011 Çarşamba

ocak 27 "11

sarsıntıyı sismografla ölçemezsin her zaman, ezberindeki şiirler seni sakinleştirmez olur bir süre sonra, yazmaktan ziyade konuşmak istemektesindir çünkü kelime söz olunca çözebilirsin kendini, çözülebilirsin bir gece yarısında.   
ummadığın zamanlarda umulmadık cümleler kurarsın, boğazın kuruyabilir mesela, için titrer rüzgarsız bir yaz akşamında, üşümektesindir, hayatının her anında rodrigo çalmaktadır ve sen devrimci olmadığın halde adımlarını hızlandırmaktasındır, bir uçağın en güzel yanı bir gün geri dönecek olmasıdır.

' -geldiğimden beri gidiyorum
 -geldiğinden beri gitmiyorum '

nokta. şimdi başlayabilirim anlatmaya.
sağ alt köşesinde büyük harflerle üsküdar yazıyor, siyah beyaz bir fotoğraftan bahsediyorum, karşıdan çekilmiş belli yani deniz tarafından bakıyorsunuz, bir cami var, muhtemelen benim yolu karıştırdığımda şadırvanını bulup hemen yanındaki merdivenden mado tarafına indiğim cami, denizin ortasında bir kayık, kayıkta üçü bir yerde diğeri tek başına tam dört adam, iskele, evler, yedi tepeden biri.
 hemen yanıbaşımda duran bir karttan bahsediyorum aslında kartpostal derler ama postal askeri çağrıştırır ve sevmezsin emir komutayı :) bilirim. tam arkasında aralık 2010 üsküdar yazmakta, k harfini yazarken kalem çok zorlanmış belli, tam olarak hangi renkle yazıldığını söylemeye renk kültürüm yetmiyor, kırtasiyelerde bilmem kaçı bir milyona satılan renkli kalemlerden biri. altı sıfır atılmamış gibi davranıyorum farkında mısın. hülasa durum bu.
fonda hangi şarkının olduğunu söylemek istemiyorum çünkü ekşide bu şarkıyla ilgili çok çeşitli söylentiler mevcut ama güzel şarkı kabul ediyorum.
bir dersim açıklandı bugün bir puanla kaldım/kalmışım, başarısız.
balkonda uyudum, balkon ya değil ama.
günlük yazamıyorum çünkü yazmak insanı ikna etmezse kesinlikle düşman eder kendisine ki ben ne yazabilirim ki gitme sonrası günlerde.
rastgele bir sayfa açtım, sayfa elli üç, yürümek yürümek yürümek yürümek:, diye başlıyor, sen aynı kitabın aynı sayfasına bakamayacaksın çünkü bir kitap aynı anda iki yerde bulunamaz.
gitmek dışında her şeyden bahsediyorum dikkat edersen üsküdar, cami, renkli kalem, şarkı, balkon, günlük, bir türlü gelemiyorum asıl söze.
-bütün bir yazı boyunca bunlardan bahsettin, evet seni dinliyorum, ne söylüyorsun
-bilmiyorum
-ne dedin
-eeee
-eczane
- :) (karşılıklı gülmeler)

şimdi rodrigo çalıyor, masada tespih, gidiyorum bu, ah!

hamiş: gitmek dışında herşey
ya da: her şey. gitmek dışında.

14 Haziran 2011 Salı

seni seçtim

seni teselli edecek olan benim, beni tavlada tarumar edecek olan da sensin.
seninle çay içmek dünyanın bütün iktidarlarını kıskandıracak bir zaferdir.
seni ve bu ülkeyi sevmeye devam edeceğim dostum.
hamiş: hayat ne garip iki kişiden biri filan :)

duymuyorum

yorum yapan kişi, kurum ve kuruluşlar
bu işleri bırakın, grup yorum dinleyin.
ya da boş bir kağıt bulup imza atın, isminizi yazın, uçak yapın.
blog bahçesinde top oynamayın, yönetici asker emeklisi bir adam, pek sevmez gürültüyü.

11 Haziran 2011 Cumartesi

*

güm güm güm güm atma kalbim
atma şöyle
duyulur dışardan
*hakkında her şeyi duymak istiyorum.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

*

bir sezen aksu her zaman sezen aksu'dur.
* unuttun mu beni

27 Mayıs 2011 Cuma

*

teoman eski teoman mı oluyor ne.
*bak hayatına.

26 Mayıs 2011 Perşembe

futbolcuların aldıkları paraları duyunca insanın ihsan eliaçık olası geliyor.
o değilde "mahalle maçları" kariyerime LGS sebebiyle verdiğim arayı düşünüyorum bir de hala çalışmam gereken konkordato'yu.
bir yerde hata yaptık ama hayırlısı bakalım.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

bir protesto biçimi olarak; ezan okunurken ara verilmeyen konseri terk etmek.
narkozdan sonra hangimizin içi yanmadı ki
"benim sadık yarim kara topraktır" sözünü anlamak için;
 -ziraat mühendisi olmaya gerek yok.
-renk bilgisine sahip olman beyhude.
-dünyanın kaçta kaçı karalar bağlamıştır, bunu bilme.
-birinci tekil şahıs'ı bulmaya çalışma.
-sadık olan kedi miydi, köpek mi?
-isim cümlesi galiba, zorlama istersen.
bazen bir film izlersin ve çok etkilenirsin.
bir şiir seni başka bir adam yapabilir.
şehirde bir sokak keşfedersin seni sarsar mesela.
yıllardır dinlediğin şarkı bir başkadır bu sefer.
yapman gerekenleri yapmazsın.
eski defterleri geçtim yenilerini bile açmazsın.
bütün bunlar neyse de.

"Silahlara veda
Geceye rüyaya ve sana
Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden
Düzenlerin çıkmazına

.*
.
.

Kemana veda
Yağmurda şeytan ve şapkası
Silahın ölümünü kutluyorum

Tren kaçırmış gibiyim

Sana veda"

* Sezai Bey'in şiirini eksik yazmak çok ayıptır ama, tek ayıbım bu değil şu hayatta.
Sezai Karakoç - Veda, 1955, Bahar.

15 Mayıs 2011 Pazar

final an

ben kalksam ve dirilsem'i final dönemi resmi şarkısı ilan ediyorum.
mistik bir havada ders çalışmayı deniyorum, mezun olursam size de öneririm.
hamiş: hayat ne garip yeşil pop filan :)

14 Mayıs 2011 Cumartesi

şiir demeye utan ulan! - 10

boynunu hızla kravata geçir
bitmekte olan bakış sanırım
aforizmanın başladığı yerdir
-ey hakim, bana bir kayyım

hıçkırık: vücudun densizliği
tanım yapmak caiz midir
bir mülkiyet çeşidi: elbirliği
kafiye sevgisi platoniktir

gün doğmakta uyumalı artık
masa başında yazılmış karar
metinlerinden çokça sıkıldık
-hey tengri, cafede mescit var

ellerinde yalın halde egzema
bütün bunlar unutmak içindi
seyirci kalmalısın bu drama
ne yılbaşı gelsin ne de hindi

8 Mayıs 2011 Pazar

yük, sek ve ova.

se, te ve ka'larınızda konuşmaya devam edebilirsiniz.
akademik çalışmalar, uzun cümleler, analizler, okuma grupları, etkinlikler.
kesinlikle küçümsemiyorum, küçük görmek ne haddime.
öğrencilerle ilgilenip onlara nasihatler verebilirsiniz.
yemekli toplantılar, danışmanlıklar, kültür-sanat faaliyetleri, sergiler.
şehrinize modern park ve bahçeler kazandırabilirsiniz.
haftasonu eki çıkartmak nasıl, iyi fikir.
mezuniyet için takım elbise alabilirsiniz.
renk uyumuna dikkat!
meslek örgütlerinde aktif rol yakışır müslümana.
lobi kelimesini cümle içinde kullanmalısın, lobicilik üzerine üç-beş kelam ederek "lafı-sözü dinlenir adam" kategorisine adını yazdırabilirsin.
fotoğraf, koleksiyon gibi hobiler edinsen diyorum.
uzun yürüyüşün tefekküre iyi geldiği söylenir ne dersin.
listeyi uzatabilirim, bunu başarabilirim ama, ama, ama.
yüksek bir hayatı yaşamak yüksekova'dan habersiz olmayı gerektiriyorsa alçak bir pazarlık halindesin.

30 Nisan 2011 Cumartesi

bonibon sarısı

geldiğimiz nokta ortada, sarı bonibonlardan sabah akşam birer tane içmemizi ve rahatlamamızı istemiştiniz ya, inanmıştık lan, sizin iyiniyetinizden midir yoksa bizim düpedüz mallığımızdan mıdır tartışamam şimdi ama inanmıştık, yüksek tansiyonumuzu düşürecek ve çıkan şekerimizi düzeltecek, normalleştirecekti dünyamızı. hiç aklımıza gelmezdi sizin de insan olduğunuz, hayır hayır kabul etmiyoruz siz insan olamazdınız, siz var ya siz, bizi bu iklimden alıp götürecektiniz, başka bir diyar, yeni bir dünya sunacaktınız önümüze ve biz gerçekten yeni bir dünyayı severek inşa ediyorduk sarı bonibonları içerek, çayla içemezdik hapımızı, çünkü çay boğazımıza yapıştırır ve etki etmezdi, rahatlatmazdı bizi, su olacaktı illa, illa illa, evet bazen geceleri özellikle, sessiz sakince yataktan kalkıp misafir odasına geçip düşünüyorduk, kırlentlere bakarak düşünüyorduk, -lan ben bu hapı içiyorum sabah akşam ama hayatımda değişen ne, yoksa, ama işte o yoksadan sonrasını getiremiyorduk, ne yani sizin verdiğiniz hapa nasıl sahte derdik, nasıl bidat hükmünü verirdik, batıl diyebilir miydik ona, hemen o anda eski günleri hatırlar imanımızı tazelerdik, kafamıza takılan tüm soru işaretlerini bir yana bırakır ve evimizin bir odasından başka bir odasına geçerek, mekan değiştirerek zihnimizi durultmaya çalışırdık, şüphe götürmez sulara sarılırdık hemen, size bağlıydık çünkü, sizden olana bağlıydık, anlıyor musun sarı bonibonun şifa vereceğine, sarı bonibonla dünyamızın başka bir dünya olacağına inanıyorduk, bir sarı bonibonla baharın geleceğine, sarı bonibonla , sarı, bonibonla.

siyah takımları çektik sırtımıza, beyaz gömlek, cilalı ayakkabı, tıraşlı yüz, bıyık bırakmışız erkenden, adımlarımız yanımızda kimse yokken hızlı, başkasıyla yürüyorsak ağır, sakince, konuşmamız değişmiş, peygamberlerden örnekler var dilimizde, siyaset konuşuyorsak firavundan bahsediyoruz, zulümden, adaletten, cebmizde beş kuruş varsa birini eve dönüş için dolmuşa ayırıp kalan dördüyle kahvede arkadaşlara çay söylüyoruz, halimiz, tavrımız, hareketlerimiz değişiyor, mücadele içerisindeyiz, her sabah yeni bir dünya kuruluyor ve biz o dünyada hakkı söyleyen gençler olarak sürdürüyoruz hikayemizi, bizden olmayan kafir, zındık zaten, ahir zamandayız, müslüman coğrafyada olan biten her şey bizim derdimiz, bosna kanayan yara, afganistan dağları bizi çok ama çok ilgilendiriyor, anlatamıyoruz derdimizi ama olsun hem nuh peygamberde onca yıl sonra çok az kişiyle beraberdi, verilen örneklerimiz de böyleydi, hem nice az topluluk muvaffak olmuştu allahın inayetiyle, hafta içi boş zamanlarımızda değil dolu zamanlarımızın tam ortasında şehre iniyorduk - ki boş zamanımız zaten yoktu, müslüman dolu dolu geçirmeliydi zamanı, tefekkür halinde olmalıydı, yaptığı her işi ibadet aşkıyla vs. bizim böyle motivasyonlarımız vardı, ya anlamııyor musun mücadele devam ediyordu hazreti adem'den beri, hak batıl mücadelesi, camiyle cemaatle ilişkimiz çok iyiydi, haddinden fazlaydı ama ümmet böyle olmalıydı, hatırlasana o metaforu bir duvar gibi, tuğlaları birbirine kenetlenmiş, anlıyorsun değil mi, islam sosyalizmi olamazdı, islam'ı bir başka dünyanın yanına yanaşma olarak yakıştıramazdık, islam başlı başına duruyordu işte, komşusu açken tok yatan bizden değildir'den yola çıkarak marx'a varılmazdı, böyle düşünüyorduk, ceketimizin çakmak cebi ne yalan söyleyeyim bazımızın dolu bazımızın boştu, şimdi oransal olarak bir şey diyemem ama, sigara yoksa cihat da yok diyenlerimiz de vardı, kardeşlerim bu can bu beden bize emanettir yapmayınız etmeyiniz bu emaneti sahibine tertemiz iade etmeliyiz diyenler de, o konuda net bir tutumu yoktu ulemanın, dilimizde sultan fatih biliyor musun, sultan fatihsiz çok az cümlemiz vardı, sultan fatih'in torunlarıyızdan tut da sultan fatih'in tek millet olan küfre karşı mücadelesi, hepsini kullanırdık bir gecede, çok konuşurduk, coğrafyamızı geniş tutardık bilerek, zihnimizi açık, kalbimizi heyecanlı, anlıyor musun sarı bonibon içip rahatlıyorduk şu yalan dünyada.

hamiş: bu yazıyı eylül başında eklemişim blog arşivine. ne düşündüğümü, nasıl bir halde olduğumu hatırlamıyorum :)

22 Nisan 2011 Cuma

şiir demeye utan ulan! - 9

cümle kurmak tek seferde ölmektir
mutsuz bir gün başlayacak birazdan
maktul ben olabilirim kalbine bildir
patavatsız olan misvak değil kürdan

beni kan tutmaz ama sen kanama
çok düşününce yaşam makul gelir
gemiye binelim, rotamız panama
okyanus görmeyen göz eksiktir

28 Şubat 2011 Pazartesi

bizi de bulur ölüm...

gözyaşları değerlidir. anlam katar dünyamıza.
ve "yitip giden" devrimler dinlemek lazım şimdi.
üzgünüm.
ölüm, hüznün şüphesiz en yetkin göstergesi.
20'li yaşların başındayım ve matematik beni yanıltmıyorsa altmışdokuz'un üzerinden kırkiki yıl geçmiş.
anlatmak gerekmiyor her şeyi, anlamak zorunda değilsiniz zaten, siz kendi küçük dünya'nızda dünyanın bütün müstekbirleriyle, zalimleriyle, tiranlarıyla, tağutlarıyla birlikte hareket etmeye devam edebilirsiniz, size söyleyecek sözüm yok, müslümanlığından utanmayan bir adam dün bu dünyadan göç etti.
ölüseviciler bugün televizyon ekranlarından evlerimize, mahremimize ulaşıp uzun ama hakikati olmayan cümleler kurmakla meşgul oladursunlar, konjoktürel olarak ağıt yakabilirsiniz bugünlerde ama bilsinler ki başkasının aşklarıyla başlayan hayatımız bazen başkalarının ölümleriyle de bir utanç anına dönüşebilir.
bu ülke insanı münafıklığı, ikiyüzlülüğü -evet samimiyetölçümü yapıyorum yine- bir yana bırakıp kırdığı kalplerin vicdan muhasebesini yapmak zorundadır.
ağlattıklarınızdan helallik dilemekte geç kalmayınız.
biliyor musunuz ki bu harekete mensup insanlar partilerinin kapatıldığı haberini iftar sofrasında aldılar, ben bilirim ki siz pijamalarınızla başbakan karşılarken benim dünyam'da gözyaşı vardı her anayasa mahkemesi kararı sonrasında.
bir gün laiklik torbasını açıp bakmayı düşünürseniz, metanetli olunuz lütfen, orada gözyaşı, hüzün, çığlık, acı, mağduriyet, ıstırap, elem, gam bulacaksınız. dikkat edin üzüntü demedim, mağlubiyeti de ağzıma almadım hiç, umarım anlarsınız dediklerimi.
bu ülkede katliam yapıldı, bir dönemin insanlarını imajlar üzerinden değerlendirip astınız üniversite kapılarında, şehrin meydanlarında, herhangi bir sosyal alanda. çok değil bundan on küsur yıl önce bu ülkede birileri dışarı dışarı dışarı diye tempo tutarken  çok kıymetli şairimiz de -bu hanıma haddini bildiriniz, demekle kendini bahtiyar kılmıştı.
bu ülkede, şapkasını önüne almaya yanaşmayan bir adam, arabistan'a gitmemizi salık verdi, şüphesiz arabistan'a gitmek bizler için bir onurdur ama arabistan'ı bize sürgün kılanlar bilmelidirler ki o toprak galip gelecek ve her nefis ölümü tadacaktır.
bu ülkede bir kuşak din ticareti yapmakla suçlandı, suçlanıyor hala, bir nesil saltanatla mahkum ediliyor, elbette sizler bizim büyüklerimizsiniz ve birçoğunuz babam yaşındasınız, size kırgınlığım şahsi bir ihtiras sebebiyle değildir, ki ihtirasın bile bir hukuku vardır, sizler 89'da mücadelenin tam ortasındayken ben henüz yeni doğmuştum, elbette benden çok fazla şey tecrübe ettiniz ama lütfen şimdi gözyaşımıza cümlelerimizi karıştırmayalım, ölümüne ağlayalım.
söyleyecek çok sözüm var ve fakat cenaze evinde taşkınlık ahlaki olmaz şimdi.
ama bilesiniz ki söz var olduğu müddetçe verilmiş bir sözünüzün olduğunu unutmayınız.
allah razı olsun.
allah rahmet eylesin.
allah cennette kavuştursun.
hamiş: cümle düşüklüğü bizzat benim düştüğüm durumdandır.

...

üzgünüm dünya.
sen kaybettin.
hamiş: allah rahmet eylesin
allah cennette kavuştursun inş.

26 Şubat 2011 Cumartesi

die welle

- ayrıca ben de beyaz gömlek giymediğim için sanki cüzzamlıymışım gibi muamele görüyorum
- sen de niye giymiyorsun
- çok basit; çünkü istemiyorum
- ama ben giymek istiyorum, çünkü Dalga bana çok şey ifade ediyor
- peki ne?
- beraberlik, belki bu duyguyu bilirsin çünkü ailen var ama benim yok
hamiş: hiç sevmediğim bir şeydir filmden diyalog aktarmak ama çok etkileyici bir filmdi izlediğim, üzerinde düşünüp bir metin yazmalı/yım.

mars mars günleri

tavlada sürekli yenildiğim bir arkadaş bugün
-böyle hiç zevkli olmuyor, gel sana tavla oynamasını öğreteyim, dedi.
tavla bir oyundu. öğretilebilirdi.
sonra yağmur yağdı.
dağıldık evlere.
hamiş: marş okunan bir şeydir, mars olunan.

*

- neyi bilmek istiyorsun?
- sebebini.
* zara - sebebini bileyim

23 Şubat 2011 Çarşamba

*

yağmur bütün boşlukları dolduruyorsa hayatında,
yağan rahmettir.
* baran.
bu kış da gelmedin
oysa sen komünizm değildin.

22 Şubat 2011 Salı

sizde şah diyeni hey dost öldürürlerse
ben de bu yayladan hey dost şaha giderim.
hamiş: şah, dost, yayla, gitmek, ölüm, demek.

21 Şubat 2011 Pazartesi

*

ihtimaller biterken başlar itiraf.
itiraf başlar biterken ihtimaller.
* itiraf

20 Şubat 2011 Pazar

*

belki çok sıradan
hatta çokça salaş
ve fakat tekrar izlerim herhal.
hamiş: belim ağrıyor, cidden :)
* soul kitchen
hayat güzeldir.*
bileklerini keserken de.**
* la vita e bella
** wristcutters a love story

19 Şubat 2011 Cumartesi

sen eternal sunshine of the spotless mind ol
ben the color of paradise
türkçe altyazılı ağlayalım.

13 Şubat 2011 Pazar

-ne hissediyorsunuz?
- hiçbir şey.

1 Ocak 2011 Cumartesi

...

doğum günün kutlu olsun dünya.
sen benim sen benim sen benim dünyam'dın...