17 Şubat 2012 Cuma

şiir demeye utan ulan! - 11

makul adamlar olduk ya hepimiz
hayır, reddediyorum bay iktidar
şeyhin reçetesinde siyasete perhiz
salon geniş olsun mezhebin dar

orta sınıf aşkları metropellerin
eksik anlatılır üzücü hikayeler
benden önce kimse ölmesin
sen olmasan günler nasıl geçer

kul çelimsizdir çabuk kırılır
dokunulmak ister iplik gibi
istediğini yapamamak: sabır
hala izlenir mi kobra takibi

bir bütün halindedir coğrafya
imtihanı kaybettik: game over
hrant güzellemesi her taraf’ta
allah nasip etti bir range rover

saf tutmadığıma methiyeler düzmem
ayaklarımı toplarım topluluk içinde
yoklasan cumhuriyetçi çıkar ninem
lütfen hızla gider misin ilim çin'de

7 Şubat 2012 Salı

MADDE 235.

cami avlusunu bir metafor olarak değil gerçekliğin tam kendisi olarak yazdım şimdi.
anıların anlatılma anları ile ilgili birtakım cümleler kurmuştum, zihnimdeydi hepsi, bir bir sıralayacaktım. ekrandan da olsa okunacaktı en nihayetinde.
sakız çiğniyorum.
yaşanmışlıkların arttıkça yüzündeki çizgiler belirginleşir, hayatın korelasyonudur bu. kaçınılmazdır. en rahat insan bile yüzünü estetik cerrahın emin ellerinde bulabilir. yıllar önce dinlemiştim birisinden yer altı kaynakları üzerinden cevhere engel olunamayacağı örneğini. diyordu ki, bir yer altı kaynağının çıktığı yeri kapatırsınız aradan bir vakit geçer ve başka bir yerden çıkar onu da kapatırsınız gider başka bir mecra bulur kendisine filan işte uzar gider, kırk yaş üzerinde ve anektod anlatmaktan hoşlanan bir adam olsaydım daha bir tatlı anlatabilirdim ama üzgünüm. üzgünüm evet çünkü yaşadıkları arttıkça vücudun tepkileri öngörülemez oluyor, dayanılmıyor anladın mı? bunları neden yazdığımı bilmiyorum bir gün neden bunları yazdığımı anlarsam anladıklarımı yazacağım anladıklarım da anlaşılsın diye. evet yazma hızımda bariz bir yavaşlama var, peki umurumda mı, elbette hayır.
marx bilmem kaçıncı tezinde filozofların dünyayı yorumlaması ile onu değiştirmesi üzerine bir kelam etmiş. elbette filozofların hepsi bir gün ölecekti ve çok azı kaldı zaten ama dünya hala aynı dünya. bu kadar sığ yorumladım diye kimseye hesap verecek değilim.
sizler o ciltli kitaplarda mesela sekizinci ciltte aynı cümleyi yetmiş küsur fraksiyonda –fraksiyon burada pek olmadı ama yazması oldukça eğlenceli, yazabilirsiniz.
etkilenmiyorum. ilgimi çekmiyor sizin faaliyetleriniz. insan bir noktadan sonra –ki benim o noktaya gelmeme yıllar vardır, üç-beş dost kelamını, bir çay sohbetini –uyarmadan geçemeyeceğim hani bu yeni nesil makarnaların çayseviciliği gibi bir çay muhabbeti değildir, bir kır pikniğini, sade cümleleri özlüyor/muş. kimi zaman kendisinden beklenmeyecek hareketler sergileyen insanlar da kendisinin kotasını aşarak aynı duyguya kapılabilir. çünkü artık anlamıştır bir masanın etrafında yapılan çeşitli fikir teatilerinin soğuk bir kış akşamında yaşanabileceklerin yanında bir hiç olduğunu. anlamaktan öte yaşamıştır. elbette bütün bu okuduklarımız bir hiç değil ama az da olsa hayatta başımıza gelenler hep çok tok tutar ömrümüzü.
vikipedi’den marx’ın resmine baktım da hiçbir çıkarsama yapamadım, çok komik, insan bir şey yazarken başka bir şeye bakınca ondan ortalamanın üzerinde ilham alacağını filan düşünüyor, halbuki en nihayetinde sen bir yılda geçilecek dersi iki yılda geçmeye çalışan onu da başarıp başaramayacağı meçhul olan bir insansın, neyin kasıntısı bu.
ben daha cd kopyalamayı öğrenemeden memlekette fatih projesi kapsamında çocuklar tabletlerine kavuştular. bunun üzerine cüneyt özdemir’in yazısına baktım, yazıyı tamamlayamadım bile zira benim için de netten gazete okumak gibi bir şey olmasaydı ttnet’in anlamı belki de hiç olmayacaktı. gazetekeyfi.com’dan başka bir link bilmeden yaşadım yıllarca, blog sahibi olduğuma bile inanamıyorum ve tablet teknolojisinden bahsediyorsunuz. bu memlekette emeklilik yaşı 6o’ı geçti azizim,  öğretmenler tabletleri okulun dolabına kilitlerler söylemedi demeyin. öğretmen eve misafir geldiğinde, misafirin çocuklarının canı sıkılmasın diye, sınıftaki çocukların tebletlerini toplar eve götürür, misafirlerini gönüller şimdiden uyarıyorum. bu arada beden eğitimi dersinde o çocuklar tabletlerden lig maçlarını seyrederler, tarih dersinde muhteşem yüzyıl izlenir topluca ve en acısı öğretmen sınıfta akşam uyuyakaldığı için yarım kalan diziyi seyreder, çocuklara da kendisini rahatsız etmesinler diye bilmem ne uyduruk dershanesinin testlerini sessizce çözmelerini salık verir, bütün bunlar olacaktır, biliyorum ama tek umudum her sınıftan bir tane zehir çocuk çıkmasıdır, gerisi zaten kalan ömründe dizi seyredecek her akşam.

hamiş: bir yazı böyle bitmez ya da başı sonu bu kadar alakasız olmaz ama uzun bir aradan sonra idareli olmak lazımdı. bir idare istiyorum adlı şiiri armağan ederim herkese.

BÖLÜNMÜŞ YOLLAR


Türkiye hakkında konuşmaya başlamak için her yaş erkendir ve her gün geç kalınmıştır. Yaşadığımız topraklarda olan biten her şey bizi ilgilendirmekle birlikte bizi ilgisiz de kılmaktadır. Bu coğrafyada bizim seçmek zorunda kaldığımız bir hayatı yorumlamak, bizi romanlara yaklaştırırken şiire de hapseder aynı zamanda, hikayeler okurken kendimizi türküler mırıldanırken bulabiliriz her anda. Grift olmak durumundayız başımıza gelenleri anlamak adına.
Hepimiz dünya haritasına baktığımızda farklı da olsa bir duyguya kapılırız. Bu duygu kimi zaman tarihidir, kimi zaman son derece duygusal bir sahneyi canlandırır kimi zamanda kendimizi bir büyük boşlukta hissederiz. Tarih okuması yapan bir insan için “kaybetme duygusu” hemen kaplar dokunduğu sayfaları. Okuduklarını aklı aldıkça vicdanı bulanmaktadır, zihni kavradıkça yaşananlar gönlünü kırmaktadır hülasa bizim için Anadolu elimizde kalan son parçadır.
Herkesin birilerinden bir alacağı vardır, Kemalistlerin Müslüman reflekslerden, Milliyetçilerin Balkanlardan, İngilizlerin Boğazlardan, Yunanlıların Ege’den, Müslümanların bütün bir tarihten. Gündemi belirleyen hiçbir zaman biz olmadığımız için, tartışmaya açılan bütün mevzular sürprizdir, kendi hikayemizi başkaları yazdığı için sürekli şüpheye düşeriz –acaba doğru mu yazdı- yaptığımız mücadelenin karşılığını her geçen bulamadıkça kendi köşemize çekiliriz.
Özellikle Tanzimat sonrası ile birlikte bu yaşadığımız yerlerde çok fazla mevzu genişlemiş ya da birçok mevzi gerilemiştir. Son iki asırda münevverlerimizden ortalama insanlarımıza kadar bütün bir toplum kendini parçalanmış bir hikayenin içinde bulmuştur. Cephede kazandığı savaşı masada kaybetmiş, medresede öğrendiklerinin cari hayatta hiçbir karşılığının olmadığı gerçeğiyle karşılaşmış, kendisinin inanmadığı bir tarihe yıllarca yaslanarak inşa edilmeye çalışılan bir ulusun parçası olduğuna ikna edilmiş, manevi motivasyonu olmadan askerlik hizmetine gitmiş bir büyük karmaşadan söz ediyorum. Ne kendisinin önüne konulmuş yaşama biçimini özüne anlatabilmiş ne de artık çok eskide kalan, “kendisini bulduğu” güzel günlere geri dönebilmiştir.
Türk siyasal hayatında Müslümanların Yakın Türkiye tarihinde bütün bir mücadelesi maziye dönemeyeceklerini bildikleri halde maziye dönme motivasyonunu hiçbir zaman yitirmeme üzerine kurulmuştu. Biliyorlardı ki Osmanlı ölmüştü, imparatorluk dağılmıştı ve zaman bir başka tarafa doğru ilerlemekteydi ama bütün bunlara rağmen “Devleti kurtarmak” reflekslerine hiçbir zaman engel olmadılar. Ancak tarih 20.yüzyılın ortalarında iken Demokrat Parti iktidarı bizim kalbimizi söken bir projeye imza attı, o günden sonra “Bu Ülke”nin Batı ile olan ilişki durumu “Müslim-Gayrimüslim” çerçevesinden çıkmış “Borçlu-Alacaklı” konumuna getirilmiştir. İşte o andan itibaren biz biliriz ki batıya olan borcumuz hiçbir zaman bitmeyecektir çünkü faiz sadece Darül İslam’da haramdır. Bundan sonrası zaten Müslümanlar açısından tufandır.

Bu hafta Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı kitabı üzerine bir yazı yazmak istiyordum. Kitaptan birkaç not almıştım, altını çizdiğim paragraflara değinerek bir yazı kotaracaktım ancak aldığım notları tekrar okurken bir paragraf beni böyle bir yazı yazmak zorunda bıraktı.
“ Geleneksel anlatıları bırakıp romanları okumaya başlayınca, Allah’ın, padişahların, paşaların, orduların, devletin gücü ve kararı yanında, bizim kendi alemimizin ve seçimimizin de önemli olabileceğini ve daha çarpıcısı, kendi duyu ve düşüncelerimizi daha ilginç bulabileceğimizi hissetmeye başlarız.” Syf.47

Orhan Pamuk’un kitabı şüphesiz üzerinde konuşulmaya değer bir metin, kendi roman serüvenini büyük bir içtenlikle yazmış, roman kuramı hakkında tutumunu ortaya koymuş.
Hayatının büyük bir kısmında roman okuyan onlardan kalan zamanlarda ise roman yazan birisi Orhan Pamuk. Türkiye’de Nobel Edebiyat ödülüne sahip tek yazar. Bütün bunlar kişisel başarıları şüphesiz ama roman kuramı üzerinden hayata bakışı belki de şu paylaştığım paragrafta da açığa çıkan arka plandaki algısı başlangıçtan beri yazmaya çalıştığım asıl soruyu bize bu kez sesli soruyor:
-Orhan Pamuk Batı’ya olan borcunu ödeyebilir mi?

Gelelim “Bölünmüş Yollar” başlığının gerekçesine. Türkiye toplumu Demokrat Parti yıllarını Anadolu’nun birçok şehrini birbirine bağlayan yolların yapılmasından dolayı hayırla yad eder, Ak Parti iktidarının ise en göze çarpan hizmetlerinden birisidir Bölünmüş Yollar.
Kendisine henüz bir yol bulamamış bir toplumun en çok itibar ettiği konunun bölünmüş yollar olması kadar doğal ne olabilir ki.

20 Kasım 2011