29 Haziran 2010 Salı

paşa vs.

hepimiz burada yaşıyoruz. tam burada işte, meydanda, çay ocağında, kırmızı ışık var hayatımızda, sonra sırasıyla sarı ve yeşil oluyor, buradan saçma-sapan anlamlar çıkartacak olanlar da var ve hatta bir tribün grubunun gösterisine "pkk" diyen özürlülerle beraber yaşıyoruz, neticede sıkıldığımız anlar var şuracıkta, kızdığımız dahi ağladığımız.

çok normal gelmeyebilir size ama bazı insanlar ağlıyorlar, yani çok enteresan demi bir insan niye ağlar, bir mendil niye kanar, sen şimdi orada, köpüklü kahvenin tortusu dibe çöksün diye beklerken mesela bir mahallenin en dar sokağında kadıncağız ağladı, ağlayıverdi işte, insanımız duygusal, bu topraklarda pek yufka yürekli canım, ne o öyle karı gibi ağlıyorsunuz, dimi ama, düşmanın elini güçlendiriyorsunuz, şu gazetelere bak olur mu böyle, askerimizi aciz gösteriyorlar, askerin görevi zaten ölmek, bu nasıl vatanseverlik, kahramanca mücadele eden askerlerimize niye moral vermiyorsunuz, hem bilmezler mi ki gazetecilik demek asker gazinosu demektir bir nevi, hem önceden ne güzel postallarımız yalanıyordu, ama böyle olmaz ki, demokrasi ne arar la kışlada.

şimdi bak kardeşim, tamam sen birincisin, bilmem kaç metreden uçan kuşun gagasını vuruyorsun, sen var ya, üff dehasın, yıllarını mücadeleye vermiş, düşmanla çarpışmış, ömrünü biz sıcak yatağımızda yatalım diye nöbetlerde geçirmiş bir yiğitsin, aslında siz demeliyim, sen çok avamca, hatta paşam demeliyim, evet evet paşam demeliyim, şimdi paşam, eyvallah, sağolasınız, ama 20 yaşında bir adam ölüyor mütemadiyen, yani demek istiyorum ki sen paşasın ama o hep ölü, yani burada bir orantısızlık yok mu, bu nasıl matematik, ölüyoruz durmadan, yani insanların ölümüyle gurur duymak size şevk, azim, moral olarak dönebilir ama biz sıradan vatandaşlara acı, elem, keder olarak yansıyor sayın paşam.

şimdi mesela sizin meslekten bir paşa var, şimdilerde partisi var paşanın, paşa geçenlerde bir televizyon programına da konuktu hatta, hadi belgelerle konuşuyum beş ne bir ka programına, şimdi paşaya bir görüntü izlettiler, görüntü şu; bir şehit askerinin cenazesi, türk bayrağına sarılmış bir asker tabutunun önünde bir kadın, hani annesi oluyor o kadın, onu doğuran, büyüten, yani ben erkek kafasıyla bilmiyorum nasıl olur ama kadınlar dokuz ay kadar çocuklarını karnında taşıyorlar, bunu gözlemleyebilirsiniz kolaylıkla, neyse konuya dönüyorum, işte o kadın ölen şehit askerin arkasından kürtçe ağıtlar yakıyordu, size çok ilginç gelebilir ama alt yazıda okudum, malum biz türkler nedense kürtçeyi öğrenemiyoruz, yani vebali kime ait bilmiyorum ama kürtçemiz yok, şimdi sizi kızdırmak istemem ama ben şahsen kürtçe konuşmak isterdim, tamam tamam hemen kızmayın, şimdi o kadın, kürtçe -kahrolsun pkk, filan diyordu, belki ilginizi çeker, işte bu görüntülerden sonra paşa ne dedi biliyor musun, ben çok şaşırdım, üzüldüm, kızdım ama durun önyargılı olmayın hemen, belki siz de öyle düşünüyorsunuzdur paşayla, işte o paşa şu cümleyi kurdu; seksen yılda bu devlet o kadına türkçeyi öğretemediyse bu devletin kabahatidir.

şimdi ben bu paşayı sevmiyorum, olabilir diyeceksiniz, çünkü mesela siz de mençıştırın forveti runiyi sevmeyebilirsiniz ya da ne bileyim işte açıkta satılan simit hoşunuza gitmiyordur, yani demem o ki insanlar bazı şeyleri sevemez bir türlü, buna anlam verebiliyorum ama acının tam ortasında takınılan politik tutum var ya, o ciddiyet, o kaskatı kesilen surat, hani o tıraşlı yüzün altından çıkan donukluk var ya ne yalan söyleyeyim benim hiç hoşuma gitmiyor.
yani olacak iş mi, şimdi nasıl olacak böyle, ben şimdi sizinle ne konuşacağım, ben sizinle çay nasıl içecem, sizin yüzünüze bakamam ben, utandığımdan değil, sizi utandırmak istemem, yani biliyorsunuz insanlar hata yaptıklarında utanırlar, biliyorsunuz değil mi.

bu ülkede yaşıyoruz, hepimizin güvenlik kuşkuları var, ne olacağını bilmiyoruz ama şundan eminim ki tanrıdan rol çalmak ne bana yakışır, ne devlete, ne askere.
kimsenin diline müdahale etme hakkı yoktur hiç kimsenin.

hamiş: şimdi aklı evveller çıkıp biz kimsenin diline müdahale etmiyoruz, terör başka, kürt halkı başka, hem bakın şu anda kürtlerin ne eksiği var, aynı işte yaşayıp gidiyor, lütfen bak ayıralım bu ikisini,demesin. eğer illa ki böyle bir savunmaya geçecekse şu yazıyı tekrar okusun, eğer yine olmadıysa gitsin yirmi şınav çekip yaylalar eşliğinde şehri tur atsın. belki anlar ne dediğimi.

9 Haziran 2010 Çarşamba

bir gemi hikayesi.

-geçen yıl istanbul'a gidip de gördüklerimi size anlatabilir miyim?

size çok ilginç gelmeyebilir ama bir şehir vardı ve o şehrin tam ortasında bir deniz bulunuyordu, evet evet daha önce deniz görmüştüm, ama bu gördüğüm deniz hiçbirine benzemiyordu, bir kere öyle şehrin kıyısında ve uçsuz bucaksız değildi, yani karşıya geçtiğinde bitiyordu, hem memlekette deniz kıyısına gittiğimizde insanlar neredeyse anadan üryan kumsalda güneşlenirken kadıköy'de her şey normaldi.
çok garip bir duygu, düşünsene, şehrin tam ortasında deniz var.
ne yalan söyleyeyim, çok özendim, sonra aklıma hamasi şeyler geldi hemen, fetih falan, bir şehri fethetmek türünden cümlelerde kurabilirdim ama kuramadım, niye biliyor musun, şehrin ortasında deniz varken konuşulmaz da ondan.
çok garipti, konya'dan gelmiştim, bilirsiniz konyada deniz yok, ama antalyada veyahut mersinde denizi gördüğümde bu kadar şaşırmamıştım, sadece ufuk çizgisinde hakkaten bulutla deniz birleşiyormuş tespitiyle yetinmiştim. haydarpaşa önünden kadıköye doğru usul usul yürüdüm, evet bir banka oturup denizi seyretmek adetlerinin olduğunu duymuştum istanbul ahalisinin, bir banka oturup, oturup, oturup, baktığımı hatırlıyorum. bir şey söyleyeyim mi ilk defa coğrafya üzerinden allah'ın büyüklüğü bu kadar muhteşem geldi bana.
sonraki günlerde şehri gezdik hallice, uzun yürüyüşler, keşifler yaptık, üsküdar çok tanıdık geldi, beşiktaş güzel ve küstah, topkapı tam keyif yeri, kapalı çarşı içine kapanık, istiklal hala ergenlik dönemini atlatamamış ve bir tespit istanbul'da tüm yollar denize çıkar.
gezdik, gördük, sahaflar festivaline denk geldiğimiz için bir çanta kitapla döndük elimizde lingir lingir. en asil duyguların stadyumu inönü ve hemen önünde dolmabahçe filan.
hey allahım neden araboğlu makasında deniz yok, allahım konya'da bir gece tüm tatlı su çeşmelerini açık bıraksak bize biraz deniz verir misin.
ortaköyde camiye girince kulağıma eğilip; -buraya gavur giren müslüman çıkar, dedi b.ç, eyvallah dostum, ortaköyden gözükünce köprü, anlıyorsun köprü metaforunu.
halkçı sarıgül yazılmış bazı duvarlara, çok güldüm, adam şişli belediye başkanı ve halkçı, hani şişli'yi görmesek neyse, aynı araplar mahallesi, adeta halk, buram buram halk.
sonra b.ç'yle üsküdar'ın tam ortasından kuleli'ye ve kuleli'den haydarpaşa'ya kadar yürüdüğümüz bir gün, deniz kıyısına oturup denizi ve olanları seyrediyorduk ki, işte olanlar oldu.
yirmi yaşındaydım ve ilk defa adı gemi olan bir şey geçmekteydi önümden. şimdi dosto olup yüzlerce sayfa tasvir etmek isterdim biliyor musun. tam biz ordayken ve ben hala yirmi yılda şu yüzmeyi öğrenememişken önümüzden kapısında güvenliğin olduğu, hani şu sonradan görmelerin oturduğu siteler var ya, abartmıyorum la, denizin üzerinden yürüyerek bir site geçiyordu, ya da dur şöyle anlatıyım hani ankara yolunda tmo, çiftçinin karagün dostudur yazan bir bina var ya, silindir gibi betonların içinde buğday olan işte o sarı bina sakin adımlarla denizin üzerinde yürüyordu, ya da dur dur kapı camisini düşün yanına iplikçiyi koy ikisini sıkıştır ve üzerine hacıveyisi yerleştir işte öyle bir şey hayal et, ona istanbul'da gemi diyorlar oğlum, onu ben denizden geçerken gördüm, şahidim allahım gördüm ben ve b.ç'nin kulağına eğilip şu masum cümleyi kurdum: -bu geminin bir sahibi var demi dostum.
ufkum bu kadar işte, ne yapıyım, bu kadarlık bir adamım ben, sonra güldük falan. gazetelerden okuduğuma göre gemi filosu olan varmış, sonra laz ziya'ya armatör diyorlardı ya gemisi olana armatör denilirmiş, şaka gibi demi, oy asiye asiye diyen adamın gemisi varmış, yav tamam armatörün ne olduğunu biliyordum ama geminin bu olduğunu yeni gördüm.
benim için çok garip bir tecrübeydi, gözlemdi, mucizeydi, gemi yüzüyordu lan.
anlatabiliyor muyum ve bunun bir sahibi vardı, şehrin tam ortasında bir denizde yüzüyordu gemi, deniz maviydi, adı marmara.

tüm bunları niye mi anlattım, tüm gemilerin bir sahibi vardır ve tüm gemilerin bir denizi olur üstünde yürüyecek, size bir sır veriyim mi, adı mavi marmara olan bir gemi bile var.