28 Nisan 2009 Salı

yasak aşkımızın müzesi

bağlamak ve çözmek bir de sarı saçlar, deli gönül kısmı var, o ayrı.

baz istasyonlardan yayılan zehirli radyoaktif maddeler varmış, kanser riski filan.

barajlar varmış önümüzde, bu su hiç durmazmış.

durum vahim, attığım taş ileri gitmiyor, kader diyenler var, inanırım.

vakit geçiyor, füsun da öldü, müze yapacak kemal, ayva rendesi mi, o yıllarda apartmanım olsaydı aidiyet koyardım adını, bacalarına şiir okurdum, ne mi saçmalıyorum, füsun öldü, öldü diyorum, füsun öldü, kaza oldu, köpek vardı, füsun yok şimdi.

füsun çok güzeldi, yaş farkı vardı, olsun, kemal'in aklı ermezdi, sonra kemal'in aklı erdi, annesinin kullanmadığı eşyalarıyla birlikte merhamet apartmanı, füsun ders çalışıyordu, kemal soru çözüyordu, füsunla kemal ayıp şeyler yaptılar, bekaret falan diyemeyiz demi ama, mahremiyet, günah, yasak, haram deriz mesela.

çetin efendi, öyle ya çetin efendidir o, ailenin şoförü, küçük beyle kurban bayramında yaptığı ibrahim peygamber muhabbeti, çetin efendi olmak diye bir şey var hayatta, ailenin kadim şoförü, sır vermeden, sessizce işini yapmak, eğip başını usul usul araba sürmek, kemalle birlikte 8 yıl, dile de kolay değil, 8 yıl, sekiz çarpı üç yüz altmış beş gün.

nerden açıldı bu 8 muhabbeti diyebilirsin, kemal bu, füsun evlenmiş, füsun artık başkasının kadını, çok mu abartıyorum acaba, yok öyle ama, 8 yıl evlerine gidiyor, çetin efendi götürüyor kemal'i, çetin efendi nasıl adamdır, kemal sen nasıl kemalsin.

sibel vardı sahi, nişan falan yaptılar, iyi bir kızdı, kemal'i taşırdı, hani yemekli davetlerde yakışıyorlardı birbirlerine, yurtdışı görmüş kızımız, paris demi, vay be büyük harflerle yazalım bir de, PARİS, yazım hatası olabilir ama sorbonda falan okumak, bunlar iyi şeyler olmalı, hem kemal'in annesi de beğenmiş, aileye yakışır, ah kemal, kemal ah.

tarık bey vardı, öldü, orhan pamuk olsaydım ilk olarak tarık bey hakkında daha fazla yazı yazmak isterdim, daha çok üzerinde düşünmek, meseleye vakıf olduğu halde görmezden gelmek diye bir şey de var hayatta, hani evladın mutluluğu, hanımın baskılarının yılgınlığı, dur bakalım, ne oluyoruz, kemal sen kimsin, yaşar usta gibi, kemal'in karşısına geçip, "beeen tarık bey" diyememek, bin yıldır mahcup olduğu halde kendine güveni bırakmamak/bırakamamak, yaa, hayat.

eşyalar, eşya bahsi, kemal televizyonun üstündeki köpek biblosunu usulca cebine atıyor herkes bunun farkında köpek de bu farkındalığa dahil ama susuyoruz işte, kemal çok aşık, kemal füsunun elinin değdiği, gözünün çarptığı her şeyi dahil ediyor aşkına, kemal, hiçbir dağda kurt ölmedi, tüm kurtlar yaşamaklı ama kemal işte.

neyse ya, masumiyet müzesini okudum, çok şey yazacam ama, sınav dönemi bahanesiyle şimdilik bu kadar olsun, ama yazacam daha, uzun uzun.

22 Nisan 2009 Çarşamba

olabilirlik teorisi

iyi bir hayatın kötü şiirleri-1
yağmur gelmeyecek bunu bilirim
belki yağabilir bundan emin değilim
rüzgar hecelemeden ölüm okur
bunu ancak toprak görebilir.
gözlerin kurumakta
kaybedilmiş imtihanlar kadar nemsiz
ne olur ne olmaz
son kez gülebilir miyiz

kıyamet gibi koptuk
ince ve kalın defterler var önümüzde
yaşanmış bir şiir sonrası
kelimelerin usul usul ağlaması
kafiyenin redifle arkadaşlığı
birgün aşka dönüşebilir.

9 Nisan 2009 Perşembe

zühre'nin kaderi bu tahir olmamalı...

kasvetli bir öğle sonrası.
hava içine kapanık,tedaviye ihtiyacı var,klinik falan.
ilerliyoruz sürekli.
bankalar,vezneler,beklemeler,eller,yerler,dizler ve bir dizi kelimeler.
bekleniyoruz işte.
ders başlamıştır,mesainin bitmesine az kalmış,tren kalkmak üzere,tercüme edilmesi gereken sayfalar var daha,vizelere az kaldı,yapılması gereken pasaport işlemleri.
akıcı trafik,sarı taksilerin olmadığı bir şehirde yaşamak,tevellütü çok eski tramvaylar
en çok da hacı amcaların yürüyüşleri.
nasıl da özlü sözleri var dillerinin ucunda,hayırlı ve hayırsız evlatları,emekli ikramiyesiyle aldıkları, torunlarının üniversiteleri,eskiden devlet hastanesine canavarlar inerdi/eski garajın orası mezarlıktı/allah allah kampüse kadar her yer ev olmuş/mahallede bir gariban vardı,adamı yirmi sene önce kandırmışlar,kampüs civarından arsa satmışlar,şimdi adam gayrimenkul zengini olması ve daha nice eskiden yeniden muhabbetler.
bu şehrin en çok hacı amcalarını seviyorum;kapu camii civarında vakit geçirmelerini,ikindi namazı sonrası muhabbetlerini,lüzumlu telefonları ceketin iç cebinde taşımalarını,yakın gözlüklerini ve bir türlü alışamadıkları yalnızlıklarını.
şadırvanları,kapu camii civarı esnaflarını,müsait bir yerde inmesini,üslubunu,lafını, sözünü, ince minare önünden geçen edepli talebelerini,rampalı çarşı ve eşrafını seviyorum.
tramvayda yer verdiğim teyzelerin ısrarlarıma rağmen oturmamalarını,sizin yolunuz uzun demelerini,emekli memurlarının emlak işlerinde vakit geçirmelerini,dünya kelamı etmelerini de seviyorum.
geleneği olan ve içinde "kadim" kelimesi geçen tüm giriş,gelişme ve sonuçlara hayranım.
şehrin ortasında bir tepenin varlığını ve tepemizin tam ortasında termosla satılan çayları, gazetenin spor sayfasını çimlere serip oturmaları,muhabbetleri seviyorum.
baranaları,çetnevirleri,değirmende öğütülmüş unları,diş bulgurlarını,asker uğurlamalarını,
tirit diye bir şey var kardeşim onu seviyorum.
yirmi senedir hasbel kader yaşadığım bir yer burası.
nice anılar ve sözler var defterimde.
portreler,konuşmalar,mahalle maçları,gazoz kapağı,futbolcu kartları,beslenme çantası ve içindekileri.neler neler var bu şehrin kokusunda.
anlatacaklarım var,hevesim var,itirazlarım var,hiç bir şeyim yoksa vicdanım var.
onca güzel çağrışımın devam etmesi gerek,bu şehrin gençleri bu şehre küsmemeli.
evet seviyorum bu şehri,esaslı hayaller taşıyorum hatta.
yazacağım elbet ama lütfen be kardeşim biraz politik tercihlerini gözden geçir.
dur iki dakika,şöyle bir nefeslen,adaletiniz vardı sizin,hatırlayın.
göz var mizan var hadi hiç bir şeyi anlamadınız allah var.
neşet ertaş'a kulak verin,ellerinize bakın,hikayenizi anımsayın.
açın iki sayfa okuyun be mübarekler.
kalem tutun,içinizi dökün,size söylüyorum.

7 Nisan 2009 Salı

Laissez faire vs Laissez passer

Günün birinde aklı evvel,fikri ahir bir arkadaşınız
"Ayn Rand ve Bencilliğin Erdemi" başlıklı bir dizi önermelerde bulunursa;bir çağ yangını başlamış demektir,biliniz ki elleriniz ve dilleriniz dahil olmak üzere günahkarsınız.
Sinsice karıncalanmalar sarmaya başlar bedeni.
Tüm yollar tıkanmıştır,keşmekeşler tutar dört bir yanını,en önce sığınakların yıkıldığı depremler olu dünyanda,kaoslar ve krizler başlar hemen akabinde,baş ağrıları,reçeteler, devrimler,
ilaç kuyrukları,doktor yazısı,hatıra defteri, daktilo ve birçok alakası kendinden menkul kelimeler.
Farkında olmadan bin yıllık bir kavganın tam ortasında bulursunuz kendinizi.
Kalabalık bir salon,taraflar,selamlama konuşması,jest ve mimiklerin dayanılmaz ihtişamı,mikrofon, kürsü,alt ve üstünde üçüncü sınıf peçeteler olan bir bardak su,kader, ağlar, ördü,elden,ne,gelir, masum değiliz,hatta.
Duvarlar konuşmanızı beklemektedir.İrticalen bir şeyler söylemeniz gerekmektedir.
Tek kelime,bir tek kelime bile tüm masalı değiştirebilir, samimi bir girizgah bile diplomatik gülümsemeleri içten tebessümlere çevirebilir.
Öyle bir kelime,sıradağlar kadar asilce,olimpiyat meşalesini taşıyan eski bir şampiyon kadar mağrur, piyanonun başına geçtiği zaman parmaklarına söz geçiremeyen virtüöz kadar aziz ve duvarlara sprey boyalarla yazılmış bir slogan kadar kocaman bir kelime söylemelisin.
Bir şey demelisin ki birçoğuna mani olsun.
Usul usul sahneye doğru hareket ederken kendi içinde ufaktan bir kavimler göçü yaşanmaktadır, kavramların ve hikayelerin gözleri dolmuştur,kervanların içi daralmaktadır, vatandan ayrılık başlarken intiharlar türemiştir yolculukla birlikte,civan delikanlıların saçlarına aklar düşmektedir,yolun sonu görünmez olmuştur.
Ayaklarınız sizi terk eder bir vakit sonra,geride kalan evleriniz,koyun sürüleri,dindar büyükleriniz,mermer üzerine yazılmış kadim ayetler,tüm maçları kazandığınız halde kural hatası yaptığınız öne sürülerek elinizden alınan kupalarınız ve tüm zaferler de gider yamacınızdan.
Olandan bitenden habersizdir vücudunuz,uçurtmanıza ilk önce rüzgar küsmüştür,başını başka yöne çevirmektedir şehirler, tramvay sadece sizi taşımaktadır ve sadece siz gitmektesinizdir bir yerlere,sessizce,kimsesizce.
Ağır aksak da olsa mikrofona ulaştınız işte.Kürsü sizin. Buyursunlar efendim.
Boğazınız düğümlenir,koltuk altlarınızdan ayak parmaklarınıza doğru bir dünya yıkılmaktadır şimdi,uzun kış gecelerinde ezberlediğin tüm şiirler işgal altındadır,kütüphanen yakılmış,kutsal bellediğin ne varsa harabeye dönmüştür,içinden ağlarsın,bitmiştir.
Omuzlarınız yerküreye isyan etmektedir,sineye çekilen ne varsa almış başını gitmiştir öte diyarlara,nadasa bıraktığınız topraktan haber alınamamaktadır.
Mütedeyyin,muhafazakar,müphem,muhkem ve bütün güzel kelimeler tıpkı güzel insanlar gibi ilga edilmiştir,mülga olmuştur dünyamız.
Bir kelime bütün sorulara cevap verebilir.
Acar muhabirler,gece boyu melisa çayı içmiş gibi sakin ve mütevekkil beklemektedirler.
Bir önceki derste susmak bilmeyen lise talebeleri,sekaretteki mülazım cesetler gibi çaresizce sinmişlerdir arka bucaktaki kuytu dünyalarına.
Bir kelime,bir kelime,bir,kelime.
Aylardır fırçalanmayan dişlerin yavaşça kıpırdanır.
Hançerende bir kedi boğulmaktadır,midendeki kazı çalışmalarından umut yoktur.
Dudakların harekete geçer,farklı güzergahlardan cümleler gelir kelime haznene.
Gerilime daa fazla dayanamazsın,kıyamete bir kala kıyam edersin olanca günahla,bedenin kopup gider kader boşluğunda.
Uyanırsın ehline helal/na ehle haram bir gece yarısı, Ayn Rand'ın soğuk ve akıl ermez cümleleri yanında. Onca ihanetten dekorlar kalmıştır geriye.
Soru,senaryo,sızı,suçluluk,semazen,sükunet,sur,semaver...
Objektivist etik,altruizm,değer standardı,mistisizm,akılcı refah ve aynı tezgahtan çıkmış gibi duran duygusuz,ağlamaksız,huzursuz, muhabbetsiz,içeriye dokunamayan bir garip rüya.
Altı çizilmiş cümleler,soru işaretleri,hayret verici ünlemler, parantez içine alınmış paragraflar.
Tretuvar üzerinde çırpınan bir balığın bulanık bir suda yaşama tutunması.
Keşke bulanık ve pis suya itibar etmek yerine,kırmızı kaldırım taşı üzerinde çırpınıp ölseydim.
Daha fazla kafam karışmasaydı,sağa sola çarparak son bulsaydı hikayem.

Bencilliğin Erdemi;plazaların,düşük faizli konut kredisine aşinaların,"Kübalılar da 1950 model arabalardan kurtulamadılar hala"cıların,Amerikan rüyasının,"Mülkiyet hakkı olmadan hiçbir insan hakkı olamaz"ların şüphesiz başucu kitabı.
Ayn Rand -arkasından konuşuyoruz kadının ama- uygun sorularımızı beklemeden cevaplar vermiş,nefes nefese nutuklar atıyor kitap boyunca zihnimizin tam ortasında.
Hepimizin hasta,bakıma muhtaç,yalnız,doğulu,sosyalizme hevesli,Küba romantizmini teninde taşıyan,"Yankee go home" sloganlarını koynunda saklayan tipik antikapitalist olduğunu varsayarak,kelimelerin merhemine sığınıp nasihatler veriyor.
Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor.-onca cümleden sonra ağır oldu ama new york tasvirlerine daha fazla dayanamadım,hele gökdelenlerin yükselmesinin insanları yoksullaştırmak yerine onların yaşam standartlarını yükseltmiştir demesinden sonra hiç kusura bakmasın-
Antik Mısır kölesinden veya bir modern Sovyet iççisinden dem vurarak dolmalar sunuyor önümüze.Açlığımızn o da farkında ama kafamızın çalıştığını da anlaması gerekiyor.
Açlık bize ismimizin anlamını unutturmadı.
Son olarak kesinlikle batılı bir zihin kendileri.
Beyrutlu,Mardinli,Bağdatlı birisi böyle salt akıl ve gönülsüz cümleleri bu kadar fazlaca kuramaz.
Ayrıca bu sözlerimden sonra birisi çıkıp:
"Kollektivist ve ırkçı olduğunu söylemem gerek dostum,sen aşağılık bir sosyalistsin, çevrende olup biteni görmüyorsun adamım,neden bu kadar dar kafalısın,gelişim ve değişime ayak uydurmaktan korkma,heey sana diyorum,neden dinlemiyorsun beni,bu kadar onurlu olmak neyine,sana bu hakkı hangi anayasa verdi,konuşsana,noluyor sana,kime söylüyorum,aklını kaybetmiş olmalısın,kendine gel bay hukukçu" derse ona söyleceğim tek şey:
Bırakınız Allah aşkına,bırakınız kul hatrına.