10 Aralık 2010 Cuma

kafiyeden kes sesi!

hikayelerinden geçme fetret döneminde
sıkılmış bir portakal kadar buruk hayat
bu kadar çok güvenmesen diyorum id’e
tam aksine zenginlik en büyük kanaat

bütün bunları anlatmamalıydın sanırım
yanlış bir tercihte bulundun imtihanda
çok içli konuşuyorsun birazdan ağlarım
vatandaşlık için teklifte bulundu kanada

8 Aralık 2010 Çarşamba

şiir demeye utan ulan! - 8

yüksek bir tepesi olmalı şehrin
çözüm önermeyen tezlerim var
akşam olunca münir nurettin
sevince her mevsim bahar

su kuyusuna düşer suretin
kötü tecrübeler yaşatır darlık
kime çarpıyor şimdi kalbin
çay demli olsa da suyum ılık

kalorifer önünde sohbet ne hoş
ilmiyle çığ gibi felaket muazzez
lafa gelse hepsinin dilinde varoş
gayrimeczup olmakla övünülmez

4 Aralık 2010 Cumartesi

illiyet bağı

bir adamın cüce olması
mazlum olduğu anlamına gelmez
çünkü hamza heybetli bir adamdı
ve asla zalim olmadı

1 Aralık 2010 Çarşamba

:(

bu günün hiçbir anlam ve önemi yok.
erkan oğur-bugün ben bir güzel gördüm.
hamiş:nasip çay ocağı'nda dinlemeli bir de.
hamiş-2:büyüklerden uzak kaldık bari onların sevdiklerini dinleyelim.

29 Kasım 2010 Pazartesi

:(

yine çok konuşacaklar farkındayım.
mahremiyete dokunacaklar, dil uzatacaklar, yorum yapacaklar çay sohbetlerinde, sen yokken konuşacaklar adamım.
senin terhis beklemen onlar için bir şey ifade etmiyor aslolan er gazinosu'nda dönmesini arzuladıkları aşağılık muhabbet.
şimdi sen olanca nezaketinle dikkat ediyorsun ya hareketlerine, özenle seçiyorsun kelimelerini, tavrını ve bozmuyorsun üslubunu her türlü müdahaleye rağmen, ama yanılıyorsun dostum, anlamayacaklar seni, ortalamanın üzerinde birisi olman seni ortalama altının gazabından korumaz.
zannediyorsun ki, senin iyiniyetinle çözülecek bütün bu olanlar, senin güzelliğin yetmez ki dünyayı tabloya çevirmeye, hayır kabul edelim ki imtihanı yapan allah değilse her zaman şüphe olacaktır kalbimizde.
şimdi üzgün olabilirsin, o ağacın altında değilsin, farkındayım, söyleyecek sözlerim de yok zaten.
en iyisi büyüklerin meclisinde biraz daha vakit geçirmek, bakışımızdan anlar onlar. çay bardağına uzanırken hissederler derdimizi, soru sormayışımızdan bilirler boşlukta oluşumuzu, galiba dokunacakalardır yaramıza, onaracaklardır gönlümüzü.
olmadı, uzun yürüyüşler hediye edersin kendine, elemtere'den aşağısını okursun içinden, bildiğin birkaç mısrayı söylersin, ıssız sokaklarda çocukların önüne süzülen toplarına dokunursun, çay içersin esnafla, halka karışırsın, halkımızla bütünleşirsin :)
hepimiz mutsusuz, anlasana.

7 Kasım 2010 Pazar

şiir demeye utan ulan! - 7


sana mutluluk vaat etmez dünya
mehtaplı gecelerden konuşalım
çok biliyorsun meseleyi güya
kar yağarken ağarsın bahtım

memlekette demokrasi bayramı
sokaklarda evlilik dışı fikirler
ne yapacaksın şimdi tanzimat’ı
vejetaryen olasın emine beder

ceketimin iç cebinde taşımadım meal
manifesto okumadım 1 nolu amfide
ihlal edilen bir şeydir elbette kural
gözüm için tanrım bir parça perde


beynimin tam ortasında muamma
kaleleri şaşırdım doksan artıda
aklım takıldı dinliyorum kınama
kaç maaş alabilirsin ki bir ayda

2 Kasım 2010 Salı

vs.

herkes kendi hikayesini anlatıyor masada.
kendi acılarından ibaret zannediyor dünyayı belki de doğrudur kendi acılarımızdan ibarettir dünya.
meshebinizce konuşuyorsunuz beyler mizacınızla değil.
bol atıflı laflar ediyoruz kürsülerde, büyük adamların laflarını ezberleyip satıyoruz piyasada, uzun cümlelerle sindiriyoruz karşımızdakini.
yükselen ne varsa, çok kazananlar mesela ya da bir şekilde o bizim göremediğimiz köşeyi dönen adamlara sövmekle geçiyor ömrümüz.
elimizde bir mühürle dolaşıyoruz, onay makamı kıvamında yaşıyoruz işte, gönlümüzce değil keyfimizce onaylamıyoruz başkalarını.
makul adamlar olalım demiyorum size, hepimiz trt'den maaş alalım cümlesini blogta taşımaktan utanç duyarım amma velakin en basit bir meselede bile "tanıdık"lardan medet uman adamların hakça paylaşımdan filan bahsetmelerinden nefret etmek benim hakkımdır ilelebet.
bir durun mücahitler, yiğitler bir soluklanın bakalım, ne oluyoruz yani.
cephede değiliz, düz ovada siyaset yapıyorsunuz en nihayetinde.
hep aynı adamları konuşmak, artık yaşayacak daha orijinal bir anısının olamayacağını bilen adamların hatırat yazmaları gibi olmuyor mu sizce, neden hep o masal'dan bahsediyoruz, söyleyin bakalım şu hayatta üç-beş adamı konuşmak, onlar üzerinden meseleleri tartışmak için mi  varlığımızı sürdürme telaşındayız.
kabul ediyorum, kaybettik o dava'yı, adam olma konusunda ciddi zaafiyetlerimizin olduğu aşikar ve fakat hepimizin bir medine'si olmalı şurasında ki dünya geniştir hala.
mağlubiyet bir müsabaka terimidir diye bilirim ben ve o topa girmem iman konusunda.

21 Eylül 2010 Salı

zülfikarlarla saldırdık

arkadaşlarımızı kaybediyoruz.
inançlarımızın anlamını değiştirdiniz, sloganlarımızı sakladınız o eğitim yuvalarınızın çok kilitli çok paralı çok zenginli kasalarına.
evimizi yıktınız, paramparça ettiniz yüreğimizi.
adil olmaktan bahsetmiyorsunuz vicdansızlar, kendi adamlarınızın kürsüde olması tüm istediğiniz.
paylaşmaktan anladığınız paylaştıranın siz olması, paylaşmanın bile tüm sadeliğini yok ettiniz.
takım elbiseli olmanın bir anlamı vardı lan, kumaş pantolon giyiyorsa mahallede bir abimiz, bilirdik ki o bizim mahallenin has adamıdır, delikanlı adamdır, büyük adamdır, işte bizim mahallemizi, sokağımızı, dünyamızı, içinde müslüman operatörlerin olduğu buldozerlerle viran eylediniz.
sözlerimizi çaldınız, hiç kimsenin olmadığı yerde ben varım diyerek ayağa kalkan, itiraz eden, bütün bir marksist literatüre hakim olduğu gibi bir ayetin tefsirini mevdudi'den seyyid kutup'tan elmalılı'dan taberi'den  sırayla anlatan zehir gibi kafalarımız vardı ya, hani şu ağzı dumanlı göğsü imanlı gençlerimiz, işte onları, ulan o adamlardan sonra gelen bir nesili, koca bir kuşağı dershanelerde, evlerde, yurtlarda, istişarelerde, bölgelerde muma çevirdiniz, hepsi dişlerini fırçalamaktan söz söylemeye vakit bulamıyor şimdi, hepsinin pantolonu keten, gömleği gıcır, telefonunda bin tane talebe numarası ve size söyleyeyim kafası bomboş.
tartışan, çay ocaklarında ali şeriati üzerine konuşan adamlar vardı bu memlekette, kitabevlerinde kıyasıya eleştiren yiğitlerimiz, ulan bu adamlar oturduklarında üç paket sigarayla birlikte ibn arabi'den başlayıp meseleyi tüsiad'a getiren elemanlardı, ulan bunlar evet bankanın önünden geçmekten imtina ederlerdi ama adam smith'i keynes'i hani sen şimdi bölge mesulu abinin jest ve mimiklerinden ne diyeceğini bildiğin gibi, olum bilirlerdi bu adamlar, mekana gelince koltuklarının altında james joyce olurdu ve bu adamlar otobüs kalabalık olduğu için evlerine yürüyerek giderlerdi, hepsini bir çuvala doldurdunuz ve o nezih dershanelerinizin çatı katlarında, o dumansız yurtlarınızın kantinlerinde kuşa çevirdiniz.
tedbir dediğiniz şeyin dilsiz şeytanlıktan en bariz 7 farkını anlatınız.
ilkelerinizi evinizle sınırlı tutup ticarethanelerinizde eğitimcilerinize asgari geçimini sağlayacak kadar maişet vermektir dava öyle mi, televizyonlarınızda sonradan transfer olan adamlara çeklerin en sıfırlı kısmını verirken kapınızda köpeklik yaptırdığınız danışma'larınıza ölmeyecek kadar ücret ödemektir gönüllüler hareketi demi, gazetede baş köşede oturup içinde kusturacak kadar demokrasi, statüko, özgürlük kelimeleriyle yazı yazan adamlarınızı beylik yaşatırken sizi çok gönendiren evlerinizde o örnek talebelerinize makarna yedirerek kölelik yaptırmak mıdır hoşgörünüz.
bugün dostlarımızı vurdunuz.
bedeli neyse ödeyerek yapıyorsunuz bunu.
dövüşmeden, kavgaya girmeden cabinizdeki paranızla satın aldınız.
bugün köprüleri yıktınız.
size söyleyeceklerim var elbet, daha fazla yazmalıyım, daha fazla konuşmalıyım, daha fazla yüzünüze çarpmalıyım ama bugün hüzün vaktidir, bugün sus zamanıdır.
ahlaksız bir ticaret bu.
bilesiniz ki aldanan olmamak erdemdir elbette aldatan olmamak kaydı şartıyla.
ve mütecaviz olmak övünülecek bir şey değildir asla.

29 Ağustos 2010 Pazar

bi defol git dedirten laflar

-- arabesk alt kültür gruplarının, cehaletin müziğidir. arap ezgilerinden bozma anti-müziktir. müzikal açıdan hiçbir değeri yoktur, eli ayağı düzgün müzik adamlarına (kimse bunlar artık) hiçbir zaman bu tip müzikleri dinletemezsiniz. köyden kente geçiş sürecinde ortaya çıkan, lümpen, ayak takımının söz ve müzikleridir.

-- bu ülkede menderes asıldıktan sonra tek bir mantar tabancası bile patlamamıştır, hiçbir yerde bir cam kırığı bile olmamıştır, bu ülkede menderes asıldıktan sonra sesini çıkaramayanların bugün konuşmaya hakkı yoktur. (hepiniz ağzınızdan “anakronizm”i düşürmüyorsunuz, işte budur o dediğiniz, nasrettin hoca da zaten internet kullansaydı facede sayfa açmazdı, tabi, haklısın)

-- 28 şubat dönemin koşulları göz önünde tutulduğunda gerekli bir müdahaleydi. elbette devlet gerekli zamanda, gerekli dozajda siyasal iktidara beli kanallar çerçevesinde müdahalede bulunacaktır, devletin bekası açısından bu tip ince ayarları yapması kabul edilebilir bir durumdur. gözü dönmüş iktidar karşısında askerin susması beklenemez.
(yani şimdi izmir’de çevik bir meydanını gördü bu gözler, inan şiir yazacaktım o anda ya da ne biliyim bir köşede ağlayacaktım, yani şimdi dostum çevik bir meydanı var ya, işte o meydandan geçerken bir bilsen, hani yani anlatamam sana, evet abartıyor olabilirim ama şu da var tabi neşet ertaş da türkü söylerken abartıyor, şunu da biliyorsun demi, insanların gururlarıyla oynadılar ve benim tarihimde bunlar yazıldı, yazılı belgelerim var, tamam ama, sen anlama, sustum)

-- türkiyemiz jeopolitik koşulları ve bulunduğu coğrafyanın gereği olarak askere gereksinim duyan bir memlekettir. bugün bulunduğumuz coğrafya çetin bir konumdadır, burada askeri güçlü olmayan hiçbir düzen ayakta kalmamıştır, bize bugün büyük güçler müdahalede bulunmuyorsa bunda askerimizin ve askeri gücümüzün payı yüksektir. havadan vururlar ama karada bizim askeri gücümüzle savaşmayı kimse göze alamaz.
(şimdi youtube’da video altına yazılan yorumlar gibi her söz sonrasında parantez açıp laf söylüyorum ama, ama yani, -hem kendim yazdım kendim yorumladım ne var- gerçekten bu laftan sıkılmadınız mı, yani mesela hiç düşünmediniz mi, hiç makul geliyor mu, düşün bir kere amerikayla savaş halindesiniz adamlar bir düğmeyle -bir de bu var ne düğmeymiş ama- seni tarumar edecek, bunu kabul ediyorsun, havadan bizim iflahımızı keseceklerini aklın kesiyor ama karayı adamlara dar edeceğimizi de aynı anda düşünüyorsun, yani mantık dersi almadım ama mantık var demi, ebe aziz kardeşim, havada vuramadığın adamı karada ipe mi dizecen, hani şimdi, oldu mu bu)

-- bugün yapılmak istenen anayasa değişikliği köylünün, işçinin, emekçinin hiçbir sorununa çare olmamaktadır, bu anayasa değişikliğinde vatandaşın sorunlarını giderecek, ekmeğini artıracak, çorbasına tuz olacak değişiklikler yapılmamıştır, geldiğimiz noktada halkın hiçbir sıkıntısını gidermeyen, sorunlarımıza çözüm getirmeyen değişikliklere destek vermek halkımıza ihanet anlamına gelir.
(şu yuvarlak masa denilen şey var ya, onun etrafına toplanalım da birisi bana meşrubat fiyatlarıyla anayasanın nasıl bir ilgisi olduğunu anlatsın, allah aşkına ya, rica ediyorum, toprak mahsulleri ofisiyle anayasanın ilişkisini bir anlatsın şu adamlar, la lütfen)

-- akşama kadar evde yatıyorsun bir de oruca zor diyorsun, (kolay mı diyecem, istersen sen karar ver benim adıma, de ki senin için düşündüm taşındım, evet, evet, kararımı açıklıyorum oruç senin için kolay, öyle mi) bir düşün bakalım inşaatta çalışanları, amelilik yapanları, akşama kadar güneşin alnında iş yapanları, utan ya, ne zoru, orucu uykuya tuttur sen, (hah tamam, oğlum orucu uykuya tutturmaktan başka orijinal lafın yok mu senin, utanmaz, gece bekçileri orucu kime tutturuyor, ya da gece mesaisi yapanların orucunu da mı sen tutuyorsun) sonra da yok başım ağrıdı, yok ağzım kurudu, onlar ne yapacak peki, biraz düşün be kardeş, şükret mevlaya.
(evet, çok iyi bağladın şükretmeliyiz, biz aciz kullar olarak, allaha şükür borcumuz var, tamam da bunun konumuzla ilgisini böyle mi kuracaktın, böyle mi olacaktı sonumuz.)

-- hiç kimsenin bu ülkede ayrıcalığı yoktur dostum, sen 4 sene üniversitede okudun diye benden daha az askerlik yapacak değilsin, bu ülkede hepimiz eşit yurttaşlarız, sen okurken biz de armut toplamadık (armut ne ya!) biz de çalıştık, ürettik, sen de paşa paşa bizimle aynı şartlarda vatani hizmetini yapacaksın.
(bak işte buna parantez açılır, şimdi kıymetlim sana 4 senede üniversitede ne yaptıklarımı anlatacak değilim, sana, o senin enteresan zihin dünyana, hayatımı anlatacak değilim, anlatırım da bunun aramızdaki ilişkiye bir faydası olmaz, rasyonel değil anlıyor musun, bilmeni isterim ki ben üniversite okuduğum zaman evet sen de bir yerlerde emek veriyordun, alnının terini siliyordun tüm yorgunluğunla, bunlara herhangi bir itirazım yok, benim itirazım şuna ben şahsen mekatronik mühendisliği okusaydım tatvan’da 15 ay nöbet tutmak istemezdim, yani düşünsene adam orda olmasa mekanik bir şeyler üretecek, yani senin hayatını kolaylaştıracak bir projenin içinde bulunacak, hadi kabul bu ağır bir örnek oldu, şöyle söylesem senin için daha anlaşılır olur, adam veteriner tamam mı, köyde tek hem de, şimdi sen o adama askerde 15 ay yazıcılık yaptırırsan, o 15 ay boyunca ordaki hayvanlar doğururken zorlanacak tamam mı, o hani inek var ya, yavrusunu doğururken çok zorlanacak, la oğlum anlasana, o adama bu memleketin ihtiyacı var ya, ha ben kaportacıyım benim de memlekete askerlikten daha fazla yararım var diyorsan ona da saygım var, bana öyle gelirsen seninle konuşuruz uzun uzun, ama lütfen, reca ediyorum recai, bana eşitlik söylevi verme.)

-- tayyip erdoğan yahudilerden liyakat nişanı aldı, ülkemiz bu dönemde cumhuriyet tarihininde görülmemiş kadar kilisenin açılmasına tanıklık etti, büyük şehirlerde gençlerimize arasına dolar sıkıştırılmış inciller dağıtılıyor, (incil arası dolar) güneydoğuda yabancılar topraklarımızı satın alıyorlar, allah muhafaza bir gün filistin gibi orada devlet kurarlarsa ne olacak, kanla alınan vatan toprağı satılamaz, yabancı şirketler en kritik şirketleri özelleştirmeyle satın aldılar, gsm şirketlerinin ve telekomu alan yabancılar savaş çıkarsa bütün iletişimi kesecekler, yabancı kuvvetlere hizmet edecekler, bu nasıl milli devlet, her şeyi satıyorlar, bunlar bizim kazanımlarımız, nasıl satarsın, kime sordun arkadaş satarken.
(pardon ya, haklısın, mesela haydi bunu başarabilirsin bir kurgu oluşturalım seninle, farz edelim ki fildişi sahilleriyle savaş halindeyiz, fildişi sahillerinden de bir firma özelleştirme sonucu konya daki elektrik dağıtım şirketini satın almış olsun, şimdi fildişi kara kuvvetleri konya’ya girdiğinde o elektrik dağıtım şirketi hemen elektrikleri kesecek demi, vay be sonra karanlıkta kalacak konya halkı ve bu kargaşa anında fildişi ordusu alaaddin tepesine sancağını dikecek, budur abi, önünde saygıyla eğiliyorum, sen neymişsin be dostum, bu uzgörüşlülük, bu deha, sen var ya çok yaşa, hatta allah tuttuğunu altın etsin de, aç kal, tamam lan şaka şaka.)

-- kemal kılıçdaroğlu ailesinden neden detaylı bahsetmiyor, tuncellili (lili yar’ın konumuzla ilgisi yok) olduğunu neden söylemiyor, hem o ilk önce ssk’da yaptıklarının hesabını versin, gelmiş burada halkçılık oynuyor, bizim yiyecek ekmeğimiz yok adamın giydiği gömleğe bak, sen ne bilirsin halkı, (niye la bu adam mars göçmeni mi, ekmeği bakkaldan değilde isviçre halk ekmekten mi alıyor yoksa ya da ne bileyim işte bu adam manavla el sıkışırken beyaz eldivenini çıkarmıyor da haberimiz mi yok, hayırdır) hayatın boyunca garanti paraya çalışmış bir memursun, (ulan bunu diyen adamlara aylık 1000 liralık bir memurluk versek 100 metreyi 10 saniyede koşarlar ama neyse) gelmiş bize halktan, halkçılıktan bahsediyorsun, bu ne perhiz bu ne biber dolması, öyle olmuyor kasketle. (ne olacaktı baret mi takacaktı adam, anlamadım)

-- tayyip dokuz yılda nasıl çöktü ya, adamın eli yüzü yaşlandı, civan gibi delikanlı ne hale geldi, (civan derken ne oluyo lan, kocaman evli barklı adamsın, olmuyor böyle milletin adamına civan filan, ben utandım) abi hakkaten adamın da işi zor ya, şöyle düşünüyorum da, onca yılın birikmiş sorunları, dertleri yine iyi dayanıyor adamcağız, gecesi gündüzü yok, (farklı bir takvimde mi yaşıyor bu adam, bir örnek versen) şu memleketin sorunlarına kendini adadı mübarek, allah yardımcısı olsun, askerle uğraş, yargıyla uğraş, vatandaşla uğraş, çok zor çok zor.

-- bu üç büyüklerin başkanları kesin kara para aklıyor oğlum, baksana biri zaten silah kaçakçısı onu biliyoruz (gözüyle gördü sanki yavşak), öbürünün zaten tüp işleri var, yoksa bu kadar parayı sırf ayağının dışıyla topa vuruyor diye bir adama verilir mi, bu ne arkadaş, kendi şirketlerini böyle mi yönetiyorlar, har vurup harmandalı oynuyorlar, tabi bir de şu var abi, hergün medyada bu adamlar, kendilerinin reklamını yapıyorlar, kendi şirketlerinde bu imkanı kim verecek onlara, altyapıya önem verdikleri yok, hani nerde özkaynak düzeni, önceden beşiktaşımızda metin-ali-feyyaz vardı, altyapıdan çocuklar geliyordu tam bir kolej takımı havasındaydık.(ulan bu sene hanginiz gittiniz de necip forması aldınız, hayatınızda kaç kez paf takımının maçına gittiniz, söyleyin lan necip iki maç kötü oynasa, çoluk çocukla şampiyon olunmaz diyecek ilk adam sizsiniz) böyle gitmez bu düzen.

-- kent ozanları bitti dostum ya, bir servet kocakaya yok artık, efendim bir nurettin rençberi duyamaz olduk, eskiden her şeyin ayrı bir tadı vardı, damağımız o tatları arar oldu, müziklerde bitti artık, kazım koyuncu var mı şimdi (ölmese adamın adını bilen olmayacaktı) ahmet kaya neydi öyle, öğrenci evlerinde ülküceler bile gizli saklı dinlerdi, yok çıkmıyor artık böyle sesler, şöyle yüreğine sağlık diyeceğimiz adamlar kalmadı be, kahrolsun böyle kapitalizm, şimdi üç kelimeyle beş efektle şarkı yapılıyor, ne müzik var, ne adam gibi bir ses, eskiden başkaydı.
(bu cümleyi kuran adam üniversitenin şenliklerinde sıla dinleyen adamdır, ulan bak şimdi yine bozacam gözlerimi, sen emre aydın’a gerçek müzik diyen adamsın, sen sibel can dinleyen adamsın, sanki haftanın üç günü operadan çıkmaz, gelmişin bana müzikten bahsediyorsun, bilgisayarın en ücra köşesinde petek dinçöz şarkıları yok mu senin, arabaya karışık cd yapıp arabada beş/evde onbeş dinleyen ben miyim, bi git öteye)

-- birader eski dometesler nereye gitti, yok aga, her şey hormonlu, ilaçlı, kayısı diye alıyoruz ağzımıza karpuz tadı geliyor, şöyle önceden bir şeftali alırdık elimizle ikiye ayırırdık, kalmadı her şeyi bozdular, israil bizim balkon kadar toprakta muazzam modern tarım yapıyor, bizim dağlarımızdan bitki tohumlarını çalıp çalıp orada kendileri üretiyorlar, abi bu nasıl devlet ya, ne demek arkadaş bizim dağlarımızdan nasıl bitki tohumu götürüler ya, (bizim dağ derken, yani anlayamadım, biraz açsana, hani mesela ağrı dağı bizim ya, yani şimdi onun üstünden kuş filan uçuyor ya, yani uçan kuştan da haberimiz olacak demi, hatta habersiz uçan kuşun yuvasını da bozacaktık, tamam, bir an için unutmuşum, kusura bakma, gençlerimiz unutkan) çok iyi hatırlıyorum biz çocukken köye at arabasıyla adamlar gelirdi iki çuval buğday verir portakal, elma alırdık onlar nasıl meyvelerdi, bet bereket vardı, bitti her şey. (bet berekete bağladığın iyi olmuş ama, hani güzel durmuş orada bereket, olacak olacak, yola devam, hıhı evet, tabi canım)

-- abi başörtüsüyle okula tamam gidilsin bizim bir itirazımız yok ama şimdi bak burası bir hukuk devleti, bu işi istismar edenler var, bunu bir siyasal simge olarak kullananlar var, bunu bir siyasal görüşün dayatması olarak görenler var, evet benim başörtüsü konusunda bir itirazım yok ama insanlar bunu kendilerine karşı bir baskı olarak görüyorlar, kendilerini baskı altında hissediyorlar, bunları da görmezden gelemeyiz.
(bir konuyu böyle tartışamayız mirim, kusura bakma, çünkü şöyle bir şey var bu ülkede masada iş yapılmasını, devlet dairelerinde masa olmasını da bir gün eleştirebilirler, neden rahle yok, neden devlet malzeme ofisi genel müdürü rahlede evrak imzalamıyor, neden dayatıyorsunuz masayı bu halka der birisi, olabilir yani, anlıyor musun, hani bunun bir garantisi yok, ayrıca tamam, bu topa girmeyim ben, nesini tartışacağız ki, kız 20 yaşında, sana mı soracak aynada nasıl durduğunu, senden mi icazet alacak)

28 Ağustos 2010 Cumartesi

şiir demeye utan ulan! - 6

biz cumartesileri riyaz okurduk
yollar hükümet meydanına çıkardı
neşet türküleri kadar kara kavruk
devrimci ne yapsın öğretmen kızı

işkence çorbası söyledi devlet
detone oldu haritanın sağ tarafında
sağlam oynuyor necip ve ernst
durmak ne mümkün sarı odalarda

21 Ağustos 2010 Cumartesi

şiir demeye utan ulan! - 5

sağ şeritte ilerler sistem
bürokratik engeller çıkar karşına
bir anda kaçıyorsa neşem
tevessül etmediğimdendir zara

sürüden ayrılalı çok zaman oldu
şehrin meydanlarında asıldı bayrak
askere bekliyormuş kutsal ordu
kulaklarımda günah ve rock

mutlu olduğunu söyledi kadın
kadılar büyük adamlardı tanrım
boşanmadan önce yataklarını ayırın
namaz kılmadan da oruç tutarım

cennetten arsa satıyor neo-nurcular
karl marjını önemsemeliyiz tabi ki
kapitalizm tişörtü önünden yırtar
yusuf mu zannettin sen kendini

30 Temmuz 2010 Cuma

şiir demeye utan ulan! - 4

çok katlı plazalar var şimdi
görüş açısında hep ehl-i kubur
gençlikte okunur elias canetti
uzun vadede hepimiz memur

13 Temmuz 2010 Salı

şiir demeye utan ulan! - 3

kudüs şimdi kimin başkenti
çay içerken atlasa bakılmaz
ömrüm en çok ekvator çizgisi
katliam hissine kapılasın bu yaz

kampüs soluna zarar verir
altındaki tabureyi kendin çek
kıymetli evrak dediğin nedir
himmet et ya/ğ melih gökçek

üç bütünleme bir ulu tanrı
denklemin sağ kolunda pazubent
feyyaz'ın bindirmeleri hala sarı
hande yener, kaybeder bilkent

11 Temmuz 2010 Pazar

şiir demeye utan ulan! - 2

denizin ortasına ada diyorlar
elbet vardır devletin memuru
açlıktan sonra şüphe başlar
peygamberin avukatı yoktu

ceketin sağ cebinde tesbih
boş konuşuyorsun be zırzop
tüm sözlerinde inceden telmih
gözlerimin tam ortasında miyop

başı ağrıyormuş yeni ceo'nun
imamlar iyi zam aldılar ama
geliyorum fehmi sıkı koru'n
rakamla değil yazıyla roma

10 Temmuz 2010 Cumartesi

şiir demeye utan ulan!

şu kızlar zafer yerine
bedenlerini satıyorlar mısır'da
hoca açıkça söylesene
ahrette mi geçecem cezadan
ters kanattan orta kesiyor arda
ahtapot söyledi işte
çok yaşamazmış doğan

ilmihal okurken cola turka içiyorum usulca
kendini alimden zannediyor deyyus
tüm bunların seninle bir ilgisi yok kanımca
başlıyorum şimdi grammar in use

geçmişi sana havale ettim bankadan
kısa günleri alabilirsin çekmeceden
çokca dinlemiştim ahmet kaya'dan:
oysa ne çok sevmiştim ikinizi de bilsen

gerçek harici her şey hikaye
dört mevsim dondurma satıyor mado
elbet bir yaşına daha gireceksin seneye
alem konusunda haklısın be arap sado

29 Haziran 2010 Salı

paşa vs.

hepimiz burada yaşıyoruz. tam burada işte, meydanda, çay ocağında, kırmızı ışık var hayatımızda, sonra sırasıyla sarı ve yeşil oluyor, buradan saçma-sapan anlamlar çıkartacak olanlar da var ve hatta bir tribün grubunun gösterisine "pkk" diyen özürlülerle beraber yaşıyoruz, neticede sıkıldığımız anlar var şuracıkta, kızdığımız dahi ağladığımız.

çok normal gelmeyebilir size ama bazı insanlar ağlıyorlar, yani çok enteresan demi bir insan niye ağlar, bir mendil niye kanar, sen şimdi orada, köpüklü kahvenin tortusu dibe çöksün diye beklerken mesela bir mahallenin en dar sokağında kadıncağız ağladı, ağlayıverdi işte, insanımız duygusal, bu topraklarda pek yufka yürekli canım, ne o öyle karı gibi ağlıyorsunuz, dimi ama, düşmanın elini güçlendiriyorsunuz, şu gazetelere bak olur mu böyle, askerimizi aciz gösteriyorlar, askerin görevi zaten ölmek, bu nasıl vatanseverlik, kahramanca mücadele eden askerlerimize niye moral vermiyorsunuz, hem bilmezler mi ki gazetecilik demek asker gazinosu demektir bir nevi, hem önceden ne güzel postallarımız yalanıyordu, ama böyle olmaz ki, demokrasi ne arar la kışlada.

şimdi bak kardeşim, tamam sen birincisin, bilmem kaç metreden uçan kuşun gagasını vuruyorsun, sen var ya, üff dehasın, yıllarını mücadeleye vermiş, düşmanla çarpışmış, ömrünü biz sıcak yatağımızda yatalım diye nöbetlerde geçirmiş bir yiğitsin, aslında siz demeliyim, sen çok avamca, hatta paşam demeliyim, evet evet paşam demeliyim, şimdi paşam, eyvallah, sağolasınız, ama 20 yaşında bir adam ölüyor mütemadiyen, yani demek istiyorum ki sen paşasın ama o hep ölü, yani burada bir orantısızlık yok mu, bu nasıl matematik, ölüyoruz durmadan, yani insanların ölümüyle gurur duymak size şevk, azim, moral olarak dönebilir ama biz sıradan vatandaşlara acı, elem, keder olarak yansıyor sayın paşam.

şimdi mesela sizin meslekten bir paşa var, şimdilerde partisi var paşanın, paşa geçenlerde bir televizyon programına da konuktu hatta, hadi belgelerle konuşuyum beş ne bir ka programına, şimdi paşaya bir görüntü izlettiler, görüntü şu; bir şehit askerinin cenazesi, türk bayrağına sarılmış bir asker tabutunun önünde bir kadın, hani annesi oluyor o kadın, onu doğuran, büyüten, yani ben erkek kafasıyla bilmiyorum nasıl olur ama kadınlar dokuz ay kadar çocuklarını karnında taşıyorlar, bunu gözlemleyebilirsiniz kolaylıkla, neyse konuya dönüyorum, işte o kadın ölen şehit askerin arkasından kürtçe ağıtlar yakıyordu, size çok ilginç gelebilir ama alt yazıda okudum, malum biz türkler nedense kürtçeyi öğrenemiyoruz, yani vebali kime ait bilmiyorum ama kürtçemiz yok, şimdi sizi kızdırmak istemem ama ben şahsen kürtçe konuşmak isterdim, tamam tamam hemen kızmayın, şimdi o kadın, kürtçe -kahrolsun pkk, filan diyordu, belki ilginizi çeker, işte bu görüntülerden sonra paşa ne dedi biliyor musun, ben çok şaşırdım, üzüldüm, kızdım ama durun önyargılı olmayın hemen, belki siz de öyle düşünüyorsunuzdur paşayla, işte o paşa şu cümleyi kurdu; seksen yılda bu devlet o kadına türkçeyi öğretemediyse bu devletin kabahatidir.

şimdi ben bu paşayı sevmiyorum, olabilir diyeceksiniz, çünkü mesela siz de mençıştırın forveti runiyi sevmeyebilirsiniz ya da ne bileyim işte açıkta satılan simit hoşunuza gitmiyordur, yani demem o ki insanlar bazı şeyleri sevemez bir türlü, buna anlam verebiliyorum ama acının tam ortasında takınılan politik tutum var ya, o ciddiyet, o kaskatı kesilen surat, hani o tıraşlı yüzün altından çıkan donukluk var ya ne yalan söyleyeyim benim hiç hoşuma gitmiyor.
yani olacak iş mi, şimdi nasıl olacak böyle, ben şimdi sizinle ne konuşacağım, ben sizinle çay nasıl içecem, sizin yüzünüze bakamam ben, utandığımdan değil, sizi utandırmak istemem, yani biliyorsunuz insanlar hata yaptıklarında utanırlar, biliyorsunuz değil mi.

bu ülkede yaşıyoruz, hepimizin güvenlik kuşkuları var, ne olacağını bilmiyoruz ama şundan eminim ki tanrıdan rol çalmak ne bana yakışır, ne devlete, ne askere.
kimsenin diline müdahale etme hakkı yoktur hiç kimsenin.

hamiş: şimdi aklı evveller çıkıp biz kimsenin diline müdahale etmiyoruz, terör başka, kürt halkı başka, hem bakın şu anda kürtlerin ne eksiği var, aynı işte yaşayıp gidiyor, lütfen bak ayıralım bu ikisini,demesin. eğer illa ki böyle bir savunmaya geçecekse şu yazıyı tekrar okusun, eğer yine olmadıysa gitsin yirmi şınav çekip yaylalar eşliğinde şehri tur atsın. belki anlar ne dediğimi.

9 Haziran 2010 Çarşamba

bir gemi hikayesi.

-geçen yıl istanbul'a gidip de gördüklerimi size anlatabilir miyim?

size çok ilginç gelmeyebilir ama bir şehir vardı ve o şehrin tam ortasında bir deniz bulunuyordu, evet evet daha önce deniz görmüştüm, ama bu gördüğüm deniz hiçbirine benzemiyordu, bir kere öyle şehrin kıyısında ve uçsuz bucaksız değildi, yani karşıya geçtiğinde bitiyordu, hem memlekette deniz kıyısına gittiğimizde insanlar neredeyse anadan üryan kumsalda güneşlenirken kadıköy'de her şey normaldi.
çok garip bir duygu, düşünsene, şehrin tam ortasında deniz var.
ne yalan söyleyeyim, çok özendim, sonra aklıma hamasi şeyler geldi hemen, fetih falan, bir şehri fethetmek türünden cümlelerde kurabilirdim ama kuramadım, niye biliyor musun, şehrin ortasında deniz varken konuşulmaz da ondan.
çok garipti, konya'dan gelmiştim, bilirsiniz konyada deniz yok, ama antalyada veyahut mersinde denizi gördüğümde bu kadar şaşırmamıştım, sadece ufuk çizgisinde hakkaten bulutla deniz birleşiyormuş tespitiyle yetinmiştim. haydarpaşa önünden kadıköye doğru usul usul yürüdüm, evet bir banka oturup denizi seyretmek adetlerinin olduğunu duymuştum istanbul ahalisinin, bir banka oturup, oturup, oturup, baktığımı hatırlıyorum. bir şey söyleyeyim mi ilk defa coğrafya üzerinden allah'ın büyüklüğü bu kadar muhteşem geldi bana.
sonraki günlerde şehri gezdik hallice, uzun yürüyüşler, keşifler yaptık, üsküdar çok tanıdık geldi, beşiktaş güzel ve küstah, topkapı tam keyif yeri, kapalı çarşı içine kapanık, istiklal hala ergenlik dönemini atlatamamış ve bir tespit istanbul'da tüm yollar denize çıkar.
gezdik, gördük, sahaflar festivaline denk geldiğimiz için bir çanta kitapla döndük elimizde lingir lingir. en asil duyguların stadyumu inönü ve hemen önünde dolmabahçe filan.
hey allahım neden araboğlu makasında deniz yok, allahım konya'da bir gece tüm tatlı su çeşmelerini açık bıraksak bize biraz deniz verir misin.
ortaköyde camiye girince kulağıma eğilip; -buraya gavur giren müslüman çıkar, dedi b.ç, eyvallah dostum, ortaköyden gözükünce köprü, anlıyorsun köprü metaforunu.
halkçı sarıgül yazılmış bazı duvarlara, çok güldüm, adam şişli belediye başkanı ve halkçı, hani şişli'yi görmesek neyse, aynı araplar mahallesi, adeta halk, buram buram halk.
sonra b.ç'yle üsküdar'ın tam ortasından kuleli'ye ve kuleli'den haydarpaşa'ya kadar yürüdüğümüz bir gün, deniz kıyısına oturup denizi ve olanları seyrediyorduk ki, işte olanlar oldu.
yirmi yaşındaydım ve ilk defa adı gemi olan bir şey geçmekteydi önümden. şimdi dosto olup yüzlerce sayfa tasvir etmek isterdim biliyor musun. tam biz ordayken ve ben hala yirmi yılda şu yüzmeyi öğrenememişken önümüzden kapısında güvenliğin olduğu, hani şu sonradan görmelerin oturduğu siteler var ya, abartmıyorum la, denizin üzerinden yürüyerek bir site geçiyordu, ya da dur şöyle anlatıyım hani ankara yolunda tmo, çiftçinin karagün dostudur yazan bir bina var ya, silindir gibi betonların içinde buğday olan işte o sarı bina sakin adımlarla denizin üzerinde yürüyordu, ya da dur dur kapı camisini düşün yanına iplikçiyi koy ikisini sıkıştır ve üzerine hacıveyisi yerleştir işte öyle bir şey hayal et, ona istanbul'da gemi diyorlar oğlum, onu ben denizden geçerken gördüm, şahidim allahım gördüm ben ve b.ç'nin kulağına eğilip şu masum cümleyi kurdum: -bu geminin bir sahibi var demi dostum.
ufkum bu kadar işte, ne yapıyım, bu kadarlık bir adamım ben, sonra güldük falan. gazetelerden okuduğuma göre gemi filosu olan varmış, sonra laz ziya'ya armatör diyorlardı ya gemisi olana armatör denilirmiş, şaka gibi demi, oy asiye asiye diyen adamın gemisi varmış, yav tamam armatörün ne olduğunu biliyordum ama geminin bu olduğunu yeni gördüm.
benim için çok garip bir tecrübeydi, gözlemdi, mucizeydi, gemi yüzüyordu lan.
anlatabiliyor muyum ve bunun bir sahibi vardı, şehrin tam ortasında bir denizde yüzüyordu gemi, deniz maviydi, adı marmara.

tüm bunları niye mi anlattım, tüm gemilerin bir sahibi vardır ve tüm gemilerin bir denizi olur üstünde yürüyecek, size bir sır veriyim mi, adı mavi marmara olan bir gemi bile var.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

final batu :)

senin müddeabihini temlik ederim, sıfatsız !

Oğuzmanlı günler... :)

dıt, dıt, dııııııııııt (kocaman bir saat 7'ye gelmektedir, takriben 5 saniye vardır uzun çubuğun 12'nin üzerine gelmesine ve saat tam 7 olunca saat ekrandan gidecek ve o müthiş ciddi haber müziğiyle ekrana ya takım elbiseli banu abla ya da saçını süpürge etmiş ali kırca zuhur edecektir) saat 7, şimdi haberler ... büyük bir iş aşkıyla haberler sunulmaya başlanır.
- mutlu akşamlar sayın seyirciler, bugün 12 mayıs 2010, şimdi dünya ve türkiye'den haberler.(halbuki yalan, ne dünyası, varsa yoksa misak-ı milli sınırları dahilindeki haberler)
neticede ankara'ya bağlanırlar çokça, ekranda pencereler açılır (ordan bir başkası, bir başkası, bir başkası bağlanır, önemli gün ve gecelerde sabih bey, kamer bey canlı yayındadır, son günlerde parlamento muhabirleri de var tabi, neyse)
şimdi bu lüzumsuz bilgileri niye verdiğimi bilmiyorum ama ajda pekkan'da -ne yazık ki çerçece değil resim arıyorum, diye şarkı söylüyorsa, elbette benim de yerli yersiz konuşma hakkım vardır. konumuza yeniden dönecek olursak, buradan rica, arz, telep ediyorum bir allahın günü ali kırca saçını şöyle subay tıraşı yaptırsın (ne o öyle, kardeşim, bir de kabartıyorsun kek gibi saçlarını, yeter la yaşını başını aldın, bak deniz bey'e ne güzel kestiriyor saçlarını, bir de kendine bak, ali bey şu saçlarını bir gün ortadan ayırıp, bir gün ortanın solundan ayırıp çıkma şu televizyona, kestir efendim kısacık, bu yaştan sonra yeni mezun gibi uzunla kısa arası saç modeli yakışımıyor, lütfen!) sonra şöyle tam -mutlu akşamlar efendim, derken aklına orta üç yıllarından kalma kötü bir ergenlik fıkrası gelip, ağzının kenarıyla gülüp başlasın haberlere,
şimdi başlıklar:
- bugün akademi'de hiçbir hocamız yargıtay kararına takacak bir kulp, eleştirecek bir yan, şakasını yapacak bir açık bulamadı,
- insan hakları, demokrasi, özgürlük kelimelerinden artık çok sıkılan liberal hukukçular kendilerine yeni kavramlar (tahdidi olarak 3 kelime için) verilmesi için demokratik yöntemle, halka sordular, neticeler şaşırtıcı, halkımız söz birliği etmişcesine şu 3 kelimeyi önerdiler saygıdeğer hukukçularımıza, Ekmek, Peynir, Karpuz, yeni kelimeler ne anlama geliyor, halkımız ne mesaj verdi, ayrıntılar birazdan
- anayasa mahkemesi, yargıtay, danıştay ve sayıştay başkanları haftasonu okuma kampı yaptılar, acar muhabirimizin ulaştığı okuma listesinde hangi kitaplar var, başkanlar acaba hangi metinler üzerinde müzakere ettiler, edebiyat, sanat ve yayınevi camiası nasıl yorumladı bu gelişmeyi, başkanların başucu kitapları hangileri ?
- avukatlar eylemde ! avukatlar bugün yurdun muhtelif meydanlarında eylem yaptılar, meydanları hınca hınç dolduran cüppeliler, bir davadan en fazla 4 defa vekalet ücreti almalarına karşı yüksek sesle itiraz ettiler, eylemin organizatörü av. bill gates, arkadaşlarımız çok zor durumda, bir zamanlar apartman sahibi olan, tatil köyü işleten meslek büyüklerimizin olduğu bu camiada, birçok arkadaşımızın 3 haydi bilemedin 4 evi var, bırak tatil köyünü 2 tane yazlık'a sahip arkadaşımızı bile zor buluyoruz, avukatların kaderi bir elin parmaklarıyla sınırlı ev ve yazlık olmamalı, bu isteklerimizi ifade etmek en kapitalist, en tabii hakkımız. zaten bize ait olan araba filosunu, tapu çantasını yetkililerden istiyoruz, lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve bizi anlamaya çalışın, detaylar ana haber bülteninde
-final haftası öncesi hukukçulara canlı bağlantılar, geçmiş yılların sınav soruları'nın analizi, Şişli adliyesi'ne hemen 15 km uzaklıktaki canlı yayın stüdyomuzda, ana haber bültenimiz başlıyor.
(yine o soğuk müzik alttan akmaya başlar ve şöyle çakı gibi tıraşlı ali kırca haberlere başlar)
çok şey mi istiyorum, söyle çok mu, fazlaya ilişkin haber isteklerimi saklı tutmuyorum bak, feragat ediyorum, bir gün, ama sadece bir gün, şöyle bir bülten sunun, sizi söz ben savunacam mahşer-i vicdanda.

finallerde herkese başarılar.

hamiş: bu sefer olacak, inanıyorum, cezadan geçecem, evet evet, 50 alacam ve sevinecem, başaracağım, yapabilirim
hamiş-2: bu kadarı da fazla galiba, geçebilirim, başarabilirim, yapabilirim.
hamiş-3: bu kadar kasma evladım, elbet sen de bir gün geçersin o dersi, elbette bütten büte koşup mezun olacağım
hamiş-4: bu.

20 Mart 2010 Cumartesi

tadımlık ölüm

bu ilk mezarlıktan geçme denemesi değildi elbette. böyle akıl sır ermeyen işlere istidadı çoktan beri sürmekteydi zaten. olmadık zamanda muhalefet şerhi koymalarından belliydi dengeden yoksunluğu. itidalli olmaktan ne anladığı da meçhuldu. dar vakitte çokça çay içip, başına buyrukça gazete okumasına ne demeli peki. aynı yolu tekrar tekrar amaçsızca yürümesi hakeza. aniden karar verip çıkardı meskenden. kanadı kırık kuş merhamet ister diye bağırırdı gecenin bir yarısı sokaklarda. çayocağından çıkınca ah ulan rıza demesi yok mu lümpenliğin bu kadarına da pes doğrusu. bugün niyetimi kütüphaneye aldım diyen insandan ne beklenebilir ki. sorgusuz sualsiz şöyle içtence davranmaktan nefret ettiği her halinden belliydi. seçkinci bir üslubu vardı. nihat genç falan okumuşluğu da vardır, soğuk sabun okuduğu gece ağladığını ben biliyorum. öyle de içli bir çocuktur ha. insanların gözlerinin içine bakmakta bulmuştu insanların yüzüne bakmamanın formülünü. yıllar önce müslüm gürses'e sormuşlar; efendim hakan taşıyan için arabeskin yeni bir peygamberi diyorlar, baba cevap vermiştir işte; ben öyle bir peygamber gönderdiğimi hatırlamıyorum; dost meclislerinde bu menkıbeyi anlatmaktan pek gönenirdi. akakiyeviç denildiği anda yetmez mi hüzünler perim yetmez mi dökülürdü kırılarak, yalnızca. şiddetli baş ağrıları yoklardı zamansız anlarda. iyi vatandaşlar'dan ziyade; kötü arkadaşları severdi. işte aşağı yukarı bu minvalde bir adam usul ve seyrek adımlarla yaklaşmaktaydı sonuna. metafiziksel bir geometrinin tam ortasındaydı. travmatik bir gerginlik sarmıştı dört bir yanını. durumuna yakışır bir türkü söylemek istese de başaramamıştı. bol ünlemli bir ağıt yakışırdı ama bir rus topçusu kadar soğukkanlı ve ayaklarına hakimdi. ilerlemekteydi. koptu kopacaktı. ve o kapıdan burulan bir kan kadar nizamsız girmişti bir kere. her yerde isimler vardı. mermer üstü isimler, taş üstü isimler, isimler. o gereksiz bilgiyi hatırladı ve bu dünyanın zekasına söverek okudu tüm ölülerin adlarını, doğum yerlerini, tarihlerini. ölünün diriden umduğu bir fatiha gibi kötü kafiyeli yazıları da okudu elbette. bambaşka bir atmosfer altındaydı şimdi. ne söyleyeceğinden çok ne söylenmeyeceğini düşündü uzun uzunca. bütün uzun vadelerin içini dolduran heveskar cümleler yerini daha önce hiç duymadığı bir lisana bırakmıştı. inilti gibiydi içinden gelenler. soyutlanıp somutlaşan tek yerdir mezarlıklar. bir yolculuksa dünya bunun en güzel varış yeridir ölüm ve büyük lafların hepsi de gömülüdür mezarlıkta. alışkın olmadığından hemen çıkmak, uzaklaşmak istedi nedense. ağırdı iklim ve sancı geç saatlerde. hızlı adımlarla uzaklaşırken bir sahne düştü dünyasına. belki de bir film çekimi vardı orada, bir yazar romanının gerçek hayatta nasıl duracağını denemek istiyordu oracıkta, nitelendirmesi çok zor bir dilim konmuştu sofrasına. evet iliklerine kadar yoklaştı hayat. bıçak saplandı böğrüne, levye ışık hızında inmişti suratına, dünyaya düşmüştü, küstü, üzüldü. bir çocuk adam gibi ölmüştü. ne oğuz atay'ın hükmü geçerdi şimdi ne de başka roman şifa verirdi bu durumda.
öğleden önce bir vakitte şöyle bir cümle kurdu bir anne bir mezarlıkta:
-yavrum ben yine gelecem. tamam mı bitanem.

18 Mart 2010 Perşembe

okuma notları

süleyman sezgince aslen çukurmektepli olan ancak uzun yıllardır amerika'da yaşayan değerli bir akademisyen. alt kültür, çokkültürlülük, milliyetçilik, homelesslar gibi son yıllarda özellikle tartışılmaya başlanan konularda kalem oynatan, çalışmalar yapan değerli bir sosyal bilim uzmanı, entelektüel. yıllardır Trail Blazers Üniversitesinde ders vermekte ve önemli düşünce kuruluşlarında çalışmalar yapmakta. hali hazırda uluslararası çevrelerce dikkat çeken etkin bir kuruluş olan Staples Center'da koordinatörlük görevini yürütmektedir. Türkçe'ye çevrilmiş kitapları maalesef çok az hocamızın. yıllar önce kuşburun yayınevi "surlar öncesi çatışma" kitabını ve denizem yayınevi "sınırsız kaynaşım" kitaplarını neşretmiş ancak her iki kitabın da yeni baskıları bulunmamakta. hocanın türkçe'ye çevrilmemiş makalelerinin dilimize kazandırılmasını özlemle bekliyorum.
kitap hakkında ileride bir yazı yazmayı düşünüyorum elbette ancak tadımlık da olsa hocanın yeni kitabının önsözünü paylaşmak istiyorum. buyursunlar efendim.

"dünya hızlı bir dönüşüm içerisinde. hepimizin kafası karışık ve zihin dünyamız darmadağın bir vaziyette. kavramlar hiç bir dönemde bu kadar muğlak ve verimsiz bir düşünsel ortama şahit olmadı. anlamsız tartışmaların yanı başında inançlarımız iğdiş edilmekte hayli uzunca bir zamandır. tinsel ve içsel bir bunalımın içindeyiz, aşkın atmosferin huzursuzluğu, soğurtulmuş bilinçdışılıkların kaosu omuzlarımızı sıyırmakta. yeni bir dünya kurulabilir mi sorusuna elbette diyemiyoruz artık çünkü yolculuğumuza işgal demetleri serpilmiştir. sığınaklarımızın, sığınma taleplerimizi karşılayamaz bir vaziyete gelmesi acı verici bir gelişmedir. kutuplar yıkılmış, soğuk savaş sona ermiş ve fakat kuyunun içinde üstümüz açık bir vaziyette ipin ucunu beklemekteyiz çaresizce. delillerin karartılmasına müsaade edemeyiz. vicdanımızı yaralayan her vicdani kanaat dünyamıza kara bir çentik atmaya devam ettiği sürece, ne akademide huzur iklimine kavuşuruz ne de globalizmin ayak seslerine alkışlarla destek verebiliriz. cam fanusu kırmanın vakti gelmiştir. yıllardır yeni kıtadayım. geçen ay 60.ncı yaş günümde sevgili eşim usulca yanıma yaklaştı ve şu manidar cümleyi düşürdü ağzından, -daha ne kadar devam edecek bu bunalımkar hayatımız ve dünya'nın tüm dertlerini sırtımızda taşımamız. evet insanın eşinden bu sitemvari cümleyi duyması elbette kırılganlığa meyyalitesini artırır her insanın ve yeni bir tartışmayı başlatma motivasyonuna ket vurmasına vesile olur. ancak şunu unutmamalıyız ki, kendi içimizde vücut bulan daralgınlıklar bizim değiştirmeye azmettiğimiz düzene ekmek taşımamalı. daha fazla okumalı ve seçimsizliğin ortasında kalmaktansa ortak aklın bunalımlarına koşmalıyız. 60 yılımı verdiğim şu dünyada kırk yıldır okuma-yazma-düşünme-sorgulama inisiyatiflerine sahip olageldim. tanrıya teşekkür ettim hep. yeni bir çalışma usulünü denedim çalışmalarımın karar aşamasını tamamlayınca. öğrencilerime yeterince makul davrandığımı düşünüyorum. gönlüm rahat. bu şevkiyamiz gücün ışığında çalışmaya devam ediyorum. bu kitapta emeği bulunan tüm dünya vatandaşlarına teşekkür ederim. ayrıca kitabın türkiye'de yeni tartışmalara ufak da olsa bir katkısı olacaksa şimdiden bahtiyar olduğumu belirtmek isterim.
los angeles,2010."
süleyman sezgince-kotarılmış siyasal seyirler
karademirce yayınevi.

2 Şubat 2010 Salı

bu kalp seni unutur mu?

gollük pasları dağlara taşlara vurmayla geçti şu memleketin birçok hikayesi. tam oldu derken ölen umutlarla geçti tarih dediğimiz yıllar. "bu sefer olacak galiba" dediğimiz anda elimizden ekmeği alıp bir de borçlu çıkardılar patrona. hevesle üniversite kapısına gelenleri bk 11'e uymadıkları için almadılar mesela, başka türlü konuşanları yazdırmadılar gazetede, "yetmedi yetiremedim" repliğiyle yaşadık buralarda. birisi nobel aldı hain dediler, diğeri holding kurdu yeşil sermaye dediler, sorosçu dediler, temel kazanımlarımız elden gidiyor dediler, hep dediler, ne kadar da çok dediler.

"taraf gazetesini okumak" fiilini icra edenlere karşı biraz daha makul, müsamahakar ve dürüst olmak neden hiç hoşunuza gitmiyor? ama neden bu fiil kapsamında yapılan düşünsel faaliyetlere bu kadar yabani ve yabancı bakıyorsunuz. neden bu insanların hepsinin bölücü birer liboş olduğunu orta ortaya söyleyiverirsiniz ki. hayır bendeniz de ertuğrulözkökgillerden nefret ediyorum ama ertuğrul özkök ve onun temsil ettiği zihin dünyasıyla ilgili düzeyi düşürüp, mide bulandıran cümleler kurmadım, 28 şubat sürecinin yaralarına rağmen çirkinleştirmedim sözlerimi, peki ya sizler, aklı başında olduğu kanısında olan vatanseverler, ulusal birliğimizi savunanlar, biraz ayıp olmuyor mu ama?

çok ümitlerimiz vardı aslında, başlıkta da belirttiğim diziden içeru. diyarbakır hapishanesi sahneleriyle ve arka fondaki metris türküsü ile "evet,evet oluyor galiba" hislerimize mütercimlik yapıyorlardı, sevmiştim diziyi. ama nereden bilebilirdim ilerleyen bölümlerinde karmaşık ilişkiler, sığ münasebetler, aman da aman marjinalleşen bir hikaye, solcuların reklamcı olması, ülkücülükten mafyalığa uzanan delikanlıların salı gecemizi kaplayacağını. n'oluyoruz gençler, ben bu hikayeleri lise yıllarında büyük türk düşünürü soner yalçın'dan okumuştum zaten, çağımızın yetiştirdiği en büyük zatlardan olan bu beyefendi bize anlatmıştı tüm bu olanları, klişelerden yol yapsak asfaltla öreriz yurdumuzu dört baştan. biz sizin derginizi, yeşil gömleklerinizi, berzan'ı sevdik, televizyonu kapatıp, odamıza çekilmemiz an meselesi.
**tüm bu eleştirilere rağmen izlediğim tek dizi olmaya bir süre daha devam edecek galiba, ama buradan senaristlere filan sesleniyorum, ülkücü elemanın şimdilerde karısı olan kıza yazdığı mektup kadar sarsıcı metinler yazın, biz de oturup dünyamızı yıkalım, bırakınız bu olmayacak dua yapmacıklığını, allahaşkına hangi erkek, başkasından çocuğu olan bir kadın ve aynı anda o çocukla aynı evi ve evliliği bile-isteye paylaşır, zorlamayınız efendim.**

parislilerin son günlerde zafer'de konuşlanmasına ne demeli peki. her şeyi anlayabilirim, insanların acımasızlığını, iki yanlışın bir doğruyu götürmesini, başarısızlığı, filan filan ama insanların parisli olmaya özenmelerini anlamamı beklemeyiniz. bizi tavrımız, halimiz, bakışımız, duruşumuz, görünen dünyamız parisli yapmaz ya da parisli yapmaya yetmez, hayatında müze görmemiş, iki satır kitap okumamış kadın, iki kupa kahve içip, cafede gazete okudu ya da o caddeyi şöyle burnu havalarda adımladı diye kendisine parisin yerlisi muamelesi çekileceğini düşünmesin, gitsin hiçbir şey yapamıyorsa "iki ters bir düz" öğrensin, şöyle bir evin tozunu alsın.

"potansiyel enerjiyi kinetik enerjisine çevirmek suretiyle" diye nitelikli hal olsa da gülsek. mesela -potansiyel enerjiyi kinetik enerjisine çevirmek suretiyle müvekkilimin güvenini kötüye kullanan davalı, aynı zamanda suçu kendisine meslek edinmiş bir kişiliktir hakim bey, cümlesini kurmak nerden baksan güzel olurdu.

not:bütün bu yazılanlar resmi hezimete mahsustur.

28 Ocak 2010 Perşembe

hafif sıyrıklar

dar vakitte, can sıkan bir umutsuzluğa düçar olmak.

panjur kapanınca her yer gece.

tarkan'ın asla şarkısının arak olduğunu sözlükten okudum, meğer benim "nokere ren thuram" diye kendimce söylediğim şarkıdan iktibas ve iltibas etmek suretiyle sanatını icra etmiş beyimiz.

yakışıksız tutumlar sergilediğim için dünyanın bütün dillerinde turgut uyar'dan özür dilerim.

tespitim odur ki "0.5-2B-tombo" ahir ömrümün en dayanıklı üçlüsüdür.

"telefon rehberi" diye bir şey olmasaydı, ne kadar da az numarayı ezberlemek zorunda kalacağımı keşfettim bugün.

ağdalı cümlelerle hayatımı sürdürmek zorunda kalsaydım, tüm sınavlardan sonra, şu cümleyi kurardım sanırım; -sizi böyle soru sormaktan men ederim sayın akademisyen.

2100 yılında yapmak istediğim tek klas hareket var; tarihi "yirmibirçiftsıfır" diye seslendirmek.

her şey iyi gidiyorsa, isviçreli olduğundan şüphe duymaya başla, şu dünya üzerinde isviçreli olan birinin ne sorunu olabilir ki, minareden başka.

"k" ile başlayan ne kadar çok güzel kelime varmış meğer; kerhen, kadim, kuytu, kar, kesif, keşif, ketum, kandil, kara, kuru ve daha nice mutlu k'ler.

"sözleşmesel" kelimesini cümle içinde kullanan birisini mecmua okuyanlar asla affetmeyecek; dergi okuyanları bilemem.

modern isim saçmalığına birisinin son vermesi gerekmiyor mu artık, su ile biten isimden kimseye hayır gelmez, çocuğun ismini kayınvalide'den kaçırmak için bu kadar muvazaa kamu vicdanını yaralıyor. çocuğunun adını "serapsu" koyan adamın kütüğüne baksan hocafakıh yazar, şu yaptığı densizliğe ne demeli şimdi, hem hiçbirimiz börmıngımlı değiliz ki.

"orhan gencebay-al senin olsun" olmasaydı, olmazmış.

20 Ocak 2010 Çarşamba

acının öyküsü

eviniz vardır, müstakildir, hemen önünde şirin bir bahçe, bahçe içinde çeşme ve çeşme dibinde minicik süs havuzu, havuzun ötesinde bir dizi yeşillik, bir başka dizi çiçekler, reyhanlar, sümbüller, havuzun berisinde organik tarım babından domatesle başlayıp kabak, lahana, salatalık ve arkadaşlarıyla devam eden dolma biberlerin de eksik olmadığı manav reyonu, hülasa havuzun etrafında şekillenmiş bir bahçe görüntüsü.
havuzun birçok metre ilerisinde bahçenin bittiği duvarın dibinde bahçe kadar küçük bir ardiye vardır, ardiye içinde el arabasından tutun da keser, kazma, eski ayakkabılar, hızlı zamanlardan kalma radikal siyasi dergiler, yakacaklar, hemen girişinde geçen kıştan kalma birisi açılmış olmakla birlikte üç çuval kömür, yıllardır tavuk etine mezar olan emektar mangal, üç kuşağı sırtında taşıyan üç tekerlekli bisiklet, ortaokulda iş eğitimi hocasının yaptırdığı şimdilerde ise saçı başı karışmış kendini sokaklara vermiş deli kadına benzeyen nazar ağacı atılıdır ardiyede, o soğuk ve karanlık yerde ne çok anı vardır kim bilir, kim bilebilir, ardiye de dahildir o eve, küçük bahçeli, müstakil, güzel eve.
mütevaziliğin başkentidir o ev. kutu gibidir. alı aldır, moru mordur ve buna rağmen kimsenin dengesi bozmamıştır, antisosyal kişilik bozukluğu raporuyla giren hüseyin hatemi gibi çıkar o evden. dertlere deva, hastalara şifa, borçlulara eda, tüm kafiyeli güzelliklere yuvadır o ev. içinde dışarıdan çok farklı, bambaşka, aman allahım'lık bir şey yoktur ama iyi gelmiştir insan evladına. böyle bir evdir. huzurun kaldığı, yaşamın tam ortasında, sükunetin sarfınazar edilmediği rüya gibi bir evdir orası, mekandır, andır, ora, sı.

sonra bir gün işte, o romanlardaki gibi, en mutlu günümüzün akşamında gelen kötü haber gibi, güzel günlerin en güzelinde, sevinçli sözlerin en tebessümlü cümlesinde, nasıl ama nasıl mutlu, dertsiz bir günde, birisi gelir ve o evi sizin başınıza yıkar, sizin gözünüzün içine baka baka, tüm iyiniyetinizi bir kenara bırakıp, iyi olanı, sevimli, minik, tatlı, keyifli, şeker yeri, safiyane duygularınızı hadım ederek yıkar, parça pinçik hale getirir, viran eyler, üstünden geçer, kullanılmaz, yararlanılmaz hale getirir, yok eder, mütemmim cüzlerini mütemmim cüz olduğuna pişman eder, işte o mahluk, yaratık, insan gelir ve o güzel mekanınızı gücünüzün yetmeyeceği araçlarla, vinçle, yıkım ekibiyle, silahıyla, emirle, demirle yıkar.

tüm sözler biter, tüm anılar, resimler, hikaye sona ermiş, ölüm hak olmuş, miras yok olmuştur, usandırır canından.

işte öyle olmuştur.

1 Ocak 2010 Cuma

bir yaşım daha düştü!

belki sağlam eşya kalmadı evde. halihazırda ne varsa yaralı.
o kadar çok dudak payı bıraktık ki, tek yudumluk çay tek yudumda bitti gitti işte.

devrik bir cümlenin ne kadar da çok düzenli hayranıydım.

insanız işte, yalanla, dolanla işimiz çok, hele bir de olmuyorsa bir türlü olmasını istediklerimiz, o resim bir türlü o resme benzemiyorsa, kırmızı gülün alı varsa, erkan oğur erkan oğur olmak durumda kalmışsa, elbette yer var bu sözlere, elbette kurcaladıkça daha fazla iyileşecek bu aksaklık, göz önünde olmayan çapak çapakların en güzelidir benim gözümde.

yeni bir yıl yeni bir yaş demektir.

o dairenin dışına çıkmak gerekiyordu. o saati değiştirmek. o güzergahı yeniden tanzim etmek. bir yolun tek yön olması sadece o yöne gidecekleri mutlu edermiş, şimdi anladım işte, tek bir yön, tek bir yön, tek bir yön.

mesela ptt’ye yıllarını vermişin, onca zor zamanda emek harcamışın kurum için, sorunları çözme iradeni hiç kaybetmeden ömrünün kıymete haiz bir bölümünü tüketmişsin dairede ve emekliliğine altı ay kala bir takım sebeplerden ötürü yatay geçişle devlet su işleri’ne gitmek zorunda hissediyorsun kendini. bir takım sebepler ne olabilir ki, mesela, örnek kabilinden, tadadi olarak, misal.

durumun vahim olması kaçınılmaz. ortada ciddi bir ciddilik var. bu kadar ciddi olamazsın.

katliam gibi bir kazaydı. sonrasında kanrevan içindeydi sessiz kalabalıklar. doğrusunu söylemek gerekmiyordu. telsiz yüksek lisans öğrencisi bir delikanlı hakkın rahmetine kavuşmuştu. kozmik torpido gözünü aramak için bir mahkeme bir de kararına ihitiyacımız yoktu. tırt haramiler yolu üstünde bizi soymasaydı, kavrulmasına muhakkak gözüyle bakardı tipik hukukçular.

bu kadar çok akıl dışı cümlenin aklı başında biri tarafından yazılabileceğine inanan aklı başında birinin olmasını beklemiyorum. bir ihtimal daha var, o da tüymek mi dersin?

doğum günün kutlu olsun dünya.