17 Aralık 2009 Perşembe

vize rüzgarları ne zaman eserse...

18.01.2010 ceza genel

19.01.2010 medeni usul

21.01.2010 ceza özel

23.01.2010 hukuk fel. ve sos.

25.01.2010 ticaret

27.01.2010 borçlar özel

29.01.2010 idari yargı

30.01.2010 tüketici

01.02.2010 eşya

03.02.2010 vergi

6 Aralık 2009 Pazar

özür dilemeye teşebbüs

kötüler, namussuzlar, ahlaka mugayirlikten yana tecrübeli kadınlar, hırsızlar, haydutlar, sizler evet evet pisliği kendine meslek edinenler, gece yarısında alarmsız arabaların teyplerini zilyetliğine geçirenler, orta yaşlı ve savunmasız kadınların çantalarını gasp eden kapkaççılar, adliyenin yolunu evin yolundan daha iyi bilenler, gözü kapalı karakolu bulanlar, ortaokul ikiden beri asli görevi yapıştırıcılık olan kimyasalı vücuduna gıda edenler, arkadaşına gazoz ısmarlayıp iki ay sonra bir kasa bira aldırmakla mesleğe başlayan tefeciler, faizciler, hortumcular, sabah ezanına beş kala arkadaşlarının yanından gelip de tam uyumak üzereyken babasının sabah namazına kaldırmasına şahit olanlar, beş dakka önce yattığı halde babasına gece boyu deliksiz uyuyormuş numarası çekenler, işten çıkınca okeye takılan gençler, hesabına oynayıp hesabı ödeyenler, son elde çift okey vuran rakibine çirkeflik yapanlar, bol noktalı sövenler, Müslüm Gürses'i seven yıldız tilbeden nefret edenler, şu dünyada Bülent Ortaçgil'den hemen sonra Neşet Ertaş dinleyenler, yemekteyizin reklam arasında cnbc-e izleyenler, sonuçlardan ve sebeplerden ziyade düğümü çözmek isteyenler, bir şarkı dinleyip hayatı değişenler, bir kitap okuyup dünyaya kafa tutanlar, sinirlenince çirkinleşenler, beşiktaşımızın galibiyetlerinden sonra bile hafif hüzünlenenler, lan keşke kazım kanat yaşasaydı da şu maçtan sonra sevinseydi diyenler, sınıfın en tembelleri, okulu zor bitirenler, aşağılıklar, deneme sınavlarında hep sıraları son sayfada olanlar, hayatları boyunca hiçbir dershaneden indirim kazanamamışlar, ehliyet sınavına 5 defa girenler ama direksiyonu sağlam olanlar, çarpım tablosunu lise 1 de hala şaşıranlar, sekiz kere dokuza altmış üç diyenler, cuma namazını kaçırmayanlar, mücbir sebeplerden ötürü kaçırsa bile üç defa üst üste kaçırmamaya özen gösterenler, hem tekel bayisi hem müslüman olanlar, herhangi bir kaza sonrası ellerinden bir şey gelmeyenler, askere giden arkadaşlarına çetnevir yapan gençler, hülasa şu yalan dünyada gönülden özge yar bulamayanlar,
hani şu kravatlı, tıraşlı, janti takım elbiseli filan adamlar var ya, audiyi evin önüne çekenler, berber çırağına kağıt parayla bahşiş verenler, işte o insan evlatlarının hepinize esaslı bir özür borcu var. eğer bir gün, olur da günün birinde, kuş taşa çarparsa, olur ya bir gün gelir ya
bu borcunu ifa etmek için bir adam gelirse yanınıza, çekingen çekingen yanaşırsa yamacınıza,
o adama iyi davranın emi!

4 Aralık 2009 Cuma

alo fetva

hep aynı sarmal
tümgeneralden aşağısını
tıraş etmiyor berber
geniş ve ferah bir eve taşındık işte
gözüm seyrimiyor seni görünce
hora geçmiyor sövünce
hep aynı badireli bekleyiş
okulun önünde

sualsiz bir imtihandayım şimdi
süresi muamma
çok zaman oldu görmeyeli
gözlerini kapama

derin bir mesele
zannetme sevgiyi
ne içtihat ister
ne de yüksek bir kürsüden
ahkam kesmek
gelmek için fetva arama
her ihtimalde günahtayız
güneşe besmelesiz çıkma.

30 Kasım 2009 Pazartesi

kısa kısa

dün gece başımı kaloriferden yana koydum, beynim haşlanmış havuç kıvamında. elbette biliyorum o düzeneğin adının kalorifer peteği olduğunu, kaloriferin genel bir isimliğini, hem olsun ne anadolu hoca lisesinde edebiyat anlatıyorum ne de dilek taşı konservatuarında şan dersi almaktayım, şanım da şöhretim de yok denecek kadar azdır ve bundan mütevellit katli vaciptir dilimin.

sürmekte olan yazı dilimini nano teknolojik bir adamın okuma ihtimali sıfıra yakın, bu yüzden çok bahtiyarım. kürsüye koyduğu kitabı okuyarak akademisyen ünvanını kullanan bir hocamızın okuma ihtimali sıfıra yakından bile daha uzak. o yüzden çok rahatım, freşa içmiş bir bünye kadar serazat serazat yazıyorum.

hiç bir bayram geçmiyor ki -eskiden bayramlar daha güzeldi, diyen birine rastlamayayım.
buradan onlara sesleniyorum kardeşim senin bayramdan bir hafta sonra sınavın varsa, zemin mekaniği zor bir ders ise, humk 82 bir türlü açılamıyorsa sevdiceğine, herhalde öylesine geçecektir. hem bir bayram her zaman bayramdır derdi yaşasaydı tanpınar.

"nerden bileceksiniz" dinliyorum bu aralar. bayram öncesi danıştay kararını okuduğum zaman kulağıma ilk gelendi "siz benim kime küstüğümü nerden bileceksiniz".

kelime oyunlarıyla oyalanıyorum şimdilik. oktay sinanoğlu gibi bir adamı küçük yaşta okuduğumdan dolayı o kadar mesudum ki. allah muhafaza yirmi yaşında bu adamın fikirlerine filan kapılacak olsaydım evin yolunu zor bulurdum. memleket bir tane adam yetiştirdi o da dilci çıktı dersek yeridir.

isviçreli bilim adamları, isviçreli hukukçular, isviçreli eren derdiyoklar derken nur topu gibi isviçreli referandumumuz oldu işte. minareyi oyladılar. minareyi oylayan sandığını hazırlar, tek başına minare, sandığa gömülmüş minare vs. vs.

yeni telefonumdan yola çıkan mesajlar başka bir telefonun ekranına parça pinçik düşüyormuş. araya boşluk giriyor, metnin insicamı sekteye uğruyor imiş. samsung akıllı ol akıllı.

hepinizin kurban bayramını tebrik ederim.

-bu arada çetin altan gibi yazma merakına kapıldığım için uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

24 Kasım 2009 Salı

puding vs. ekmek

bugün burda salı
hatta öğretmenler günü bile
ne garip demi günler filan
ilkokulda iki tane sınıf öğretmenim oldu, aynı anda değil elbette. ilk üç yılı 54 kişilik bir sınıfta okudum, sonraki iki yılı yirminin altında bir sayıyla işte, sonra legese, lise, üniversite.
onca öğretmenim oldu, iyi insanlardı hepsi diyemem, kötü, aşağılık, sersem, aptal olanlar da vardı, iki cihan dizinin dibinden ayrılmak istemeyeceğim kadar yüce, saygın, değerli, gönülden olanlar da. hayatın ortalaması gibiydi işte, tüm erkekler onurlu ya da tüm kadınlar güzel değilse; öğretmenlerim de öyleydi işte, iç güveysinden hallice ve müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış işte.

şiddeti sevenlerden hep nefret ettim, şiddetli bir eğitime tabi tutanları da hiçbir zaman affetmedim. yola getirmeye çalışıyorlardı güya. şimdi haksızlık etmeyeyim kimseye, öyle ağız burun allah ne verdiyse girişmedi hiç kimse, hem parayla girilen bir yerde, şiddet de olmazdı, eğitim de.

mesela çok iyi hatırlıyorum birçok kere 5 düşürmüşlerdi karneme, sırf çocuk seneye de para versin diye. her şeyi anlarımda neden ortaokul'da diploma notum 4.97 düştü bilemedim senelerce. hadi 4.90 4.90 da yedisi ne be.

bir hocamız vardı adını söyleyemem şimdi ayıp olur, nasıl da hava atardı, caka satardı önümüzde, odtü yıllarından bahsederdi, o günden beri sevmem odtü'yü, hoş kazanacak kadar puan da yapamadık ama neyse. ama körümü öldürmeyim ben yine de, kazanacak kadar puan alsam da gitmezdim eminim herhalde.

şimdi son paragrafın sonundaki anlatım bozukluğuna laf ederseniz, tek cümlem var size, anlatım bozukluğu da bir hitabet sanatıdır dedi rte.

yıllar çok çabuk geçti diyemem, ama güzel adamlar, keyifli arkadaşlıklar, puding ekmek ve etüdler, toplum içinde söz almaktan çekinmeler hemen bitti, kaldı geride.

hep arta kalırdı yemekhanede puding ve bayat ekmek ve yerdik işte arkadaşlarla birlikte.
hiç kızartma kalmazdı, pilav kalmazdı, barbunya kalmazdı, hep puding düşerdi hestemize.

güzel yıllardı neticede.
belki yazarım başka günlerde.

14 Kasım 2009 Cumartesi

kötü şiir

takkeli dağ düştü
sersefil bir akşamüstü
basit kesrin kalburüstü
tüm kahramanları dağa küstü

haberi vardı dağın küslükten
dolmakta olan küllükten
oldukça uzayan küslükten
ve sakal uzatan özgürlükten

kağıda susamıştı delgeç
yolu şaşıracak kadar serkeş
kurallara uymak da ne demek
kolluk görmeden kırmızı ışıkta geç

5 Kasım 2009 Perşembe

mırıldanmalar...

başımın orta yerinde bu nasıl bir boca juniors tribünüdür.
ne dediklerii anlamıyorum ve bir noktadan sonra çekilmez bir hal alıyor kendileri.
başım ağrıyor desem, başımda filler dünya kupası yapıyor desem, gergedanlar "devler ligi" oynuyorlar, okaliptustan sapan yapan yerliler dolaşıyor beynimin iç hastalıklarında.
pratisyenlerin verdiği parollardan bıktık, bize majezik gerek majezik.

dün gök delindi memlekette. allah ne verdiyse yağdı, allah çok verdi, çok yağdı, derelerden az da olsa sular akmaya başladı, şemsiye satanların köşe başını tuutuğu yollar var güzergahımızda, yağmurlu havalarda bülent ortaçgil dinleyenler kendilerini yakında mesih ilan edecekler, sonra -mesih dediğin bir tane olur, öyle her tramvayda buğulu pencerelerden bakıp bülent ortaçgil dinleyen mesih olsaydı, uzun kış gecelerimiz mesihten geçilmezdi, benim işte benim mesih, diyecek mesihin önde gideni, öbürü harun yahya'ya -vay be güzel oldu üç tane ya- atıf yaparak kendisini öne çıkartacak, diğeri eski günlerden kalma tumuturaklı bir küfür patlatacak, neticede aralarında herhangi bir mutabakat sağlayamadan tutacaklar evin yolunu, dinle yağmuru dinle, teselli bul türküsünden.

"yağmuru yemek" tabirini bizzat yaşayınca, gece yarısı ansızın uyanmak, başını yastığın altına gömecek kadar kıvranmak, üşümek, haktır sana.
göğsümde bir kedi miyavlıyor, öksüremiyorum, öksürsem içimden elinde yumağıyla bir kedi çıkacak ortaya, karşıma geçip içimdekilerden bahsedecek, önsöz gibi konuşacak, üst solunum yollarıma minnetlerini sunacak, öksürükten kaynaklanan sorunlardan dolayı özür dileyecek, yeni öksürüklerde hataların düzeltileceğinden bahsedecek, bu öksürükte kendisine yardımcı olan yağmurla karışık rüzgara bilhassa teşekkür edecek, sus kedi sus.

sakın efsane söyleme, hazrete varır yolumuz, hey canım.

daralgınlıklardan az sonra dinlenmemesi gerekenler; cnn türk dış politika danışmanı -papyonlu eski diplomat- kesinlikle uğramayın yanına, sonra ailemizin ilkokul sıralarından kalması pek muhtemel olan ertem şener'e de bulaşmayın derim, ha bir de okula uğramadığınız zaman hocalar ek puan veriyormuş, gitmediğime pişman değilim ama, her sen aynı senaryodan muzdarip olmak üzüyor be blog, yine okula gitmediğim bir gün, yine hocanın biri gelenlere 5 puan(yazıyla,beş) vermiş, hiç de öyle beş puan için o yağmur ve tramvay çekilmez demiyeceğim, çekilir kardeşim, sonra temmuzlarda kampüsten çıkamıyorsun.

"şu ülkede her derde deva olabilecek iki şey vardır" efsanesi; ilki herhangi bir sol iktidardan sonra memleketi yönetmeye başlayan sağ hükümetler, ikincisi de her türlü ağrı sızı da göz kırpılan parol.
hayır tamam parol uzaktan sevimli gelebilir, ismi hoşunuza gidebilir, tınısını seviyor olabilirsiniz ama kardeşim "parol" işte, sokullu mehmet paşa gibi bahsetmeyiniz kendisinden, ecevit'ten sonra gelen sağ iktidarlar bile daha muktedirler, parol deme, paraguay'a bile razıyım parol deme sen.
tüm başı ağrıyanlarn başında parollansın. (uygun bir nesne bulamadım, ne? sorusuna bu cümle için verilecek cevabım yok)

ha bir de bu tip yazılardan sonra "kalın sağlıcakla" klişesi vardır ki, ondan hiç bahsetmeyelim.

29 Ekim 2009 Perşembe

zarif ihanetler...

yürüdüm, yürüdüm, yüzlerce yürüdüm, yüz, ler, ce, yürüdüm.
üzerinde düşünülmemesi gereken konuları da alarak yanıma, ayaklarıma gökkuşağında bulunan tüm renklerde suların inmesine aldırmadan, bazı kötü alışkanlıklarımı da yanıma alarak yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
dilimde nurettin rençber, ahmet kaya, fede şarkılarıyla, şehrin insanı, şehrin insanı terennümleriyle, ulu orta, densiz ve keyifsiz yürüdüm.
Gülten’in Ahmet ini sevdiği kadar severim seni diyerek, cinnet modernimizi dilimize dolayıp tütünü tellendirerek, utana sıkıla, ağlaya sızlaya, yorula darıla yürüdüm.
haziranda ölmek zor da ekim de ölmek, soyadı kontenjanından girilen memurluk mu birader.
sokağa çıkma yasağına az kalmadı, zaten seksendokuzluyum, zago’nun yaptıkları dışında darbe mi gördük, huzurlu bir çocukluk, neşeli bir gençlik geçirdin işte, ne konsey, ne milli şef, olmadı, olduramadı, demokrasinin beşiğinde büyüdün, meşalelerle, çağın gereklerine uyarak, modern eğitimin tezgahlarında törpülenerek, ehlileştirilerek, eğerek başını, usul usul.
git git bitiyor neticede, atla deve arasındaki yedi fark değil ya, hülasa bitecek işte, gün akşamlıdır, o mermer sütunlarla varlığını sürdüren ne varsa, başkentler mesela, başkentin içinde olanlar, başka bir kentte yaşamına devam edenler, bitecek, sona erecek, nihayete erecek,
geym ovır’a filan gerek yok, dı end yazdığı anda kararacak ekran.
film şeridini yolda görsem tanımam, onun için cümle içinde kullanamayacağım, hem zaten yürürken hayatım filan gözümün önünden geçmedi.
bayram namazını bir türlü öğrenemeyen çocuğun yanındaki amcadan göz ucuyla yardım almasını düşünerek yürüdüm.
iki iç açının toplamı, komşusu olmayan, şehrin en ücra mahallesinde oturan, huysuz ve almancı teyzenin dış kapısının mandalına eşittir.
kendi yörüngende dönmeye devam et dünya.
siyah beyaz yürüdüm.

25 Ekim 2009 Pazar

yeraltı

“Ben hasta bir adamım… Ters bir insanım ben… Hiç de gösterişli biri değilim. Karaciğerimden hastaymışım gibi geliyor bana. Ama hastalığımın bir urdan ileri geldiğini sanmıyorum. Daha doğrusu neremin ağrıdığını bilmiyorum”
işte böyle başlıyor Yeraltından Notlar.
insan evladının kurduğu bir cümlelerdi şüphesiz bunlar. kanırta kanırta kopup gelmişti.
tüm organların işlevini yitirmesi gerekirdi bu olanların varlığı için. Dostoyevski’nin varlığı Fiodor Mihayloviç Dostoyevski’nin varlığına engel teşkil ediyordu. böyle bir vaziyette olmak demek, yok olmak demektir zira. böyle bir adam olamaz, yaşamamıştır, yoktur.
aleladeliğin tam ortasına ateşler içinde, sara nöbetlerden geçtim artık ölüm döşeklerinden arta kalmış gibi düşüyor. şehri baştan başa yürümek gerek, tüm pozitif bilimin canı cehenneme deyip, kendini yüksekçe bir binanın üzerinden yeraltına bırakmak, çok ama çok düşünmek, kapanmak gerek bunun üzerine.
dünyayı bir kenara bırakamayız eyvallah. istesek de durmaz zaten kendi köşesinde. sonuçta okula gitmek için binmemiz gereken bir tramvay var ya da okulun hemen kapısında bir adam bizden kimlik göstermemizi isteyecektir, densizin biri üçüncü sınıf bir bar bozmasında akla aykırı şarkılar söyleyecektir ve biz o caddeden geçerken kulaklarımıza ihanet getmek zorundayızdır, façalı bir arabaya sahip olmaktan başka vasfı olamayan yaşıtlarınızdan bir delikanlı son surat geçecektir yanınızdan, netice de yaşamaktayızdır.
durup düşünmeye vaktimiz yok diye kendimizi kandırmakta üstümüze yoktur. sorumluluklarımızın farkında olmak gibi ucube bir ödev edinmişizdir kendimize. öyle ya bitirmemiz gereken bir okul, alınması elzem bir diploma, tutulması gereken bir işimiz olmalıdır yaşadığımız zaman diliminde, 21.yüzyılın bize rast gelen yıllarında.
kitaba geçelim, kitaba, kitaba, kitaba.
Yeraltından Notlar arka bahçede unuttuğumuz ve hatırlamak istemediğimiz çocukluğumuzdur, gerçekleşmeyen ve ardında kocaman bir yara bırakan hayallerimizdir, bulaşmadığımız yıllardır, iki kişi oturunca üçüncünün vicdanımız olduğu zamanlardır, bir öğle sonu gittiğimiz ateşbaz veli türbesinde kaldırıma oturup kalkamamaktır.
iki kere bir iki, iki kere iki dört, iki kere iki asansörde bize bakan kendimiz, iki kere iki gizli saklı tutulan orucumuz, iki kere iki bin dokuz yüz seksen dokuz, iki kere iki gündüz panjurları kapanınca geceye dönüşen oda, iki kere iki şarjı çabuk biten telefon.
“Hey Tanrım, eğer herhangi bir nedenle doğa yasalarıyle iki kere ikinin dört ettiği benim hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bu matematikten? Kuşkusuz, duvarı delebilecek gücüm olmasa, mutlaka deleceğim diye üstelemem; ama önümde yıkmaya gücümün yeteceği bir taş duvarın bulunmasına da razı olamam doğrusu” (syf.17)
tüm bildiklerimizi gözden geçirme vakti.
sözün bizim sözümüzle irtibata geçmesi gerekiyor, daha doğru bir dünya için bunu yapmak zorundayız. önüne konulan yemeklerden nefret edenlerin kitabıdır Yeraltından Notlar.
güzergahın bizi bir yere götüremeyeceğine iyice kanaat etmiş olanların kendilerine pusula bildikleridir yeraltı. daralanların, dara gelenlerin, sığamayanların, soluğu kesilenlerin, reyhan rengi bir acıyı koynunda taşıyanların, hülasa şu hayatta varlığına dair şüphelerden kendini arındıramayanların, hadi söyleyeyim de kurtulayım tutunamayanların kitabıdır yeraltı.
“Çünkü bizler, az ya da çok, yaşama alışkanlığını yitirmiş, aksak aksak yürümeye çalışan insanlarız. Hem de asıl “gerçek yaşam”dan iğrenecek, onun adını bile işitmek istemeyecek kadar yabancılaşmışızdır. Bu yadırgamayı, asıl “gerçek yaşam”ı bir iş, bir görec sayacak, bu yaşamı kitaptan öğrenmeyi her şeyden üstün tutacak kadar da ileri götürmüşüzdür işi.” (syf.154)
“Gerçekten de böyleydi bu; işte burada kendi kendime şu yersiz soruyu sordum: Acaba kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten bir acı mı daha iyidir? Evet, hangisi daha iyidir?” (syf.153)

Dostoyevski,Yeraltından Notlar, Cem yayınevi,3.Basım.

23 Ekim 2009 Cuma

öyle işte...

fonda çalan şarkılara itimat etmek istiyordum oysa.
zamanın geçmesinden şikayetçi değildim ki, bir ikindi sonrası içilen az açık çaydan memnundum, arada bir dinlediğim müslümden mesela, biraz hayırsız olsam da ziyaretine gittiğim dostlardan, gece yarısı tren bekleyen yolcuların yanında istasyonda oturmaktan, ha bugün ha yarın keseceğim derken uzayan sakallarımdan, evet evet ziyadesiyle razıydım olanlardan.
ipe sapa gelmez hayallerim mevcut hala. ekmeğin bedava olması fikrine inanıyorum, "hayırlısı,kısmet,nasip" ve türevlerine biat etmişliğimde herhangi bir şüpheye yer yok, orhan pamuk gelse başım gözüm üstüne, bilgisayarımın bir köşesinde ömer karaoğlu var, akif inan bir gece yarısı düşüyor ekranıma, kitaplığımda aynı anda hem rasim özdenören hem de ferhat kentel mevcut, yaşıyorum işte.
gece yatmıyorum, sabah kalkmıyorum, devam zorunluluğu olmayan bir fakülteye devam etmiyorum, "olmasa mektubun" hala yasaklı, dinleyemiyorum.
zamandan ve mekandan münezzeh olana inanıyorum.
şimdi neden askerin bavuluna konulacaklar gibi sıraladım tüm bunları diye soran olursa verecek hiçbir cevabım yok, böyle bir sorunun muhatabı olmak fikri bile ürkütücü, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum.
yeraltından notlar'ı okudum bu hafta. yeraltı, evet nasıl da devcileyin bir böceğe dönüşecek gibi duruyor, nasıl da 21.yüzyılımıza -yüzyıl hiçbir zaman bizim olmayacak olsa da- hiç yakışmıyor, 21.yüzyılımız nasıl da yakışmıyor yeraltına.
dostoyevski büyük adam değil aslanım, biz çok küçük kalıyoruz yanında.
gönlümüzde yatanların, kısa ve uzun vadedeki hedeflerin ahlaksızlığını birisinin söylemesi gerekiyordu, dostoyevski söylemiş işte, o kadar.
öyle ya sen gece yarılarında, kimsenin olmadığı odanda, yapayalnız yusuf atılgan okurken, ileride rahat bir yaşamının olması için ertesi gün okula gidiyorsan, haftasonu daha fazla kazanmak için ders kitabı alıyorsan, okul kantininde herhangi bir devlet memuru olmanın hayalini kuruyorsan, elbette dostoyevski büyük olacaktır.
hep aynı yere mi geliyorum, peki, konuyu değiştiriyorum o zaman.
bu sene tüm arkadaşlara bir mutsuzluk tebelleş oldu.
kimi arasam kırgın, kiminle konuşsam neşe yoksunu. ülkemin bambaşka yerlerinde de olsalar hep aynı dertten muzdaripler, mutsuzluk, mutsuzluk, mutsuzluk.
bana da kelimelerin gücüne sığınarak cümle kurmak kalıyor, bir teselli vermek.
zaten oldukça dar olan çevremdekilerin mutsuz olmaları, haliyle beni de daraltıyor.
hiç öyle -kardeşim koca koca adamlar oldular, ne o öyle okuma bayramındaki şiirini ezberleyemen çocuk yanları, diyecek halim yok, iyi bilirim ki çok zordur karlı bir gece vakti uyandıracak bir dostu olmamak.
dünyanın türlü telaşesi var kabul. soruların çeşidi artmakla birlikte elimizde yeterince cevabın olmaması ürkütüyor bizi.
"yeni alınmış halıya çay dökmek" suçunun faili olmak zorundayız.
uslu ve güzel güzel oturamayız o köşede. vitrindeki menkul mallar kırılacak herhangi bir sarsıntıda, bundan kaçamayız, özüne zarar vermeden taşıyamıyorsak kalbimizi bir başka bedene, elbette üzülmek zorundayız herhangi bir yalnızlık sonrasında kendi köşemizde.
sabah kalkınca gidecek bir yerimiz yoksa, öyle her dara geldiğimizde sığınacak bir kuytuluk kalmadıysa şu yalan dünyada, üzgünlüğümüze sürülecek bir merhemin formülünü bulamıyorsa modern tıp, yapacak bir şey yoksa, oturup ağlamaktan hemen sonra gelmeliyiz kendimize, elbette geçecektir, elbette, elbette, elbette.

9 Ağustos 2009 Pazar

ilerleyen zaman

neden sonra gök göründü gözüme
semazenler ve semaverler vardı
kelimelerin anlamı,tınısına yenik düştü
kerpiç evden ve ebe kadından
yirmi yıl sonra işte
aynı yerde ve aynı sessizlikle
döndüm döneceğim çorak yere

geçen sene bu günlerdi
iki taneydim nüfus kayıtlarına göre
35'liydi dedem
bir dar vakitte gitmeseydi eğer
yaş günümde güzel sözler söylerdi

onca imtihandan sonra
işte yirmi yaşındasın ey hoşnutsuz çocuk!
mutluluk senin neyine
santiago çalışıyor işte hayatında
ona en çok benzeyen kadın söylüyor
ve sen büyüdükçe küçülüyor sevgisi kadının
şu saatten sonra hüzünden ayrılmak çok zor

ritim tutuyor gibi değil
oruç tutuyor gibi yaşıyorum şimdi
yasaklarım ibadet
yemeklerim ihtiyaç
hey you!
sen yoksun
ve günler çok uzun hayatımda

hatırlanmak istenmeyen bir anı
geleneksel bir aile tablosu
Hotel California’da bir ince hayal
yağmura yakın bir yerde iniyorum
çok üzgünüm doğrusu
zaman acımasız
ve ölüm tek gerçek masal.

21 Haziran 2009 Pazar

başka bir kent

iyi bir hayatın kötü şiirleri-3

konuşacak kimse kalmadığında
bekliyorum memlekette
kuytu,günah ve zalim bir köşede
iki mısra şiir okuruz belki de

kırılmış olma ihtimali vardır
ki ihtimaller bile yeterlidir
üzülmek için
ölümü sevmek diye bir şey varsa
bil ki gözlerindendir

mezarlık kokuyordu şehir
kaldırım taşlarının ustası var
terziler ne güzel adamlar bilirsin
prova yaparlar mesela
gözlük alsam
güneş olabilir misin

13 Haziran 2009 Cumartesi

mektuplaşma

mektup konusunda düşünüyorum. bir bu kaldı zaten. bir mektupta olması gereken temel özellikler hususunda kafa yordum mesela. neden mektup da robdöşambr değil sorusuna verebilecek makul bir cevabım yok, üzgünüm, ayrıca bu soruyu bu kadar çok -ne kadar çok mesela- ajite edersen ağlayabilirim...
mektuplar ikiye ayrılır, beyaz bir kağıda yazılan ve içinde koskocaman bir yaşanmışlık barındıranlar, beyaz bir kağıda yazılan ve içinde koskocaman bir saklanmışlık barındıranlar. ilki konusunda söylenebilecek sözleri çoğunu edebiyatçılar, yazarlar, okumuşlar filan söylediler zaten. nasıl da içli cümleler kurdular ilki hakkında, içinde büyük gözyaşı damlaları barındıran ve usul usul ağlatan cümlelerdi onlar. ne çok şey söylendi, hasretler ayrılıkla başlar, diye başladılar mektuba, yanar yürek sessizce ağlar, diye devam ettiler, çok ağlattılar, çok hüzünlüydü yaşanmışlık, korkunun ecele bir faydası yoktu ama, mektup yazınca belki ecel anlayış gösterirdi, ecele laf anlatılmazdı ama pekala mektup yazılabilirdi. uğursuz bir böcek değildi mektuplar, münasip bir adım sonrasında karşılaşılan hayalkırıklığı da vardı en güzel yerinde, hani kara kuru elleriyle ekmek yapardı, hani hiç ölmeyecek gibi yaşayan bir köy kadınıydı, yavrusunu ardında bırakıp giden bir kuş olabilir miydi, arkasından ağlayacaktı, çok özledi yavrusu, çok çabuk da dönmemişti, yavrusu çok yalnızdı, bir mektup acaba tüm bu sorulara uygun bir cevap verebilir miydi? bir gece yarısı, monitör ışığında yakamoz dinleten yara, yaşanmışlık sonrası yazılmayan bir mektuptan başka ne olabilir ki, hangi dağ üzerinden geçen yola itiraz edebilir, edebinizle oturun gençler, sen, ben mi?, evet sen, delikanlı, çek elini bakıyım, toplumun huzur ve refahı, milli gelirimiz yükselecek bak sen elini çekersen, nasa özelleştirilirse ülker alacak bak, hele sen şu elini bir çek, tüm gençler camiye koşacaklar, tüm bıyık sahibleri tayyip gibi kesecek bıyıklarını, abdullahlar reis-i cumhur, bülentler meclis başkanı olacak, delikanlı elini çektiğin zaman kendi kabuğuna çekilmiş sular çağlayacak, doğudan bir güneş tüm dünyayı aydınlatacak, delikanlı bırak bu entelektüel elleri de, bak ezan okunuyor, sen elini çektiğin zaman...
hem insan çeşit çeşit, yer damar damar, duymuş olmalısın bu sözü.
peki ya beyaz bir kağıda yazılan ve içinde koskocaman bir saklanmışlık barındıranlar?
onlar mı, boşver be, hayat, güneş, güzel insanlar. filan işte.

5 Mayıs 2009 Salı

şeyhlik makamına methiyeler

iyi bir hayatın kötü şiirleri-2

evli bir adam
barksız bir kadına
uzun uzadıya ve kaygusuzca
bakmaktadır.
kadın çok güzeldir
adam sarhoş olmakla birlikte
gözünü kırpmadan ve uyutmadan
konuşmaktadır
/
fen-edebiyat matematikte okumaktadır
bir başka değişik adam
babasının kafası karışmıştır ilk başta
nası yani?
fen mi, edebiyat mı, matematik mi
telaşla soru işareti bile koymamıştır
üç soru barındıran cümle sonuna
kadın sezen aksu şarkılarını ezbere bilmektedir
ayrıca kadın hiç de utangaç değildir
kalabalık bir kantinde ve fütursuzca
kahvesini yudumlamaktadır
/
şehrin ücra sokaklarında
gizli saklı sigara içmektedir delikanlı
özendiği ritüelleri denemektedir
sigarayla yapılabilecek tüm figürleri
tanıdıksız kaldırımlarda sergilemektedir
kadın tiyatroya meraklıdır
mimar olmadığını göre kadın
binasına değil elbette.
bizzat sahnesine yanmaktadır
kordonsuz bir saat gibi
kenarda zamanı saymaktadır
/
bu adamlar ve kadınlar
zaten hiç olmadılar
çünkü tanrıdan rol çalmak
şiiri kader yapmaz bunu bilesin
ne böyle bir adam yaşadı
ne de kadınlar vardı
hayat galiba uzak diyarlarda
evli barklı bir mutluluk kadardı.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

anlamasan da konuşurdum.

"nazan öncel-göç eşliğinde
ve şarkıya ithafen"
tanrım!
allahım dememi söyleyenler olabilir. tamam, kabul.
allahım.
coğrafya bilgim çok zayıf, tarihi perspektiften bakamam olaylara, analiz yeteneğim yoktur, istatistikten çuvallarım herhangi bir tercih safhasında, makro ve mikro kelimelerinin geçtiği her cümle vahşet içerir ve yaklaşamam yakınına, hülasa ortalamanın çok altında bir üniversite talebesiyim, ahir zamanda.
küba diye bir şey var, ne bileyim işte "göööç her mevsim" demek güzel hayallerle, halka büroyu açacakmış, neymiş vatandaşın sorularına cevap verecekmiş de sorunlarına ücretsiz çözümler üretecekmiş, amcalar ufacık bilgiler için bir ton para vermeyeceklermiş, haftanın bir günü onlarla ilgilenecekmiş, ezilmiş halklarla kucaklaşacakmış, beyefendi ingiliz kraliyet ailesinden ya halkla buluşmalı tabi, halkın içine karışmalı, işine bakmalı, öyle her şey para değilmiş, sosyal adalet varmış, medeniyetmiş, ahlakmış, vicdanmış, hatta daha ileri gidiyor dengesiz, nasipten dem vuruyor, hayırlısı dilinde pelesenk olmuş haberi yok, çaresiz kalınca kaderden falan bahsediyor, allahım kapıları açarsın, inanıyorum, tanrım, sen büyüksün.
gecenin bir vakti, sessizce odasına kapanıyor delikanlımız, kavramları var, hakkaniyet diye bir şey bulmuş, elinde oyuncak etti, estetikten falan bahseder oldu, özendiği adamların hiç birinin şu dünyada dikili ağacı yok, biri memuriyeti bırakmış, bir diriliştir gidiyor, diğeri kısaca fede, uzunca neyse artık, kelimeleri didikliyor şu güzel dünyamızda, bize cümleler kuruyor, şarkılar söylüyor, sen ne güzel güldün dedikten sonra solmuyordun diyor, bize bunu neden yapıyor, ne kadar da çok -yor oluyor, bak yine oldu.
etrafına hiç bakmaz oldu, burnu havalarda, beğenmez kimseyi, küçük şeylerle uğraşıyorlarmış, lüzumsuzlukla ömürleri geçiyormuş, bunların hiçbiri de iki sayfa kitap okumamış, hep başkalarıyla uğraşıyor, yok efendim türkçeyi doğru kullanmıyorlarmış, kelimeleri yanlış telaffuz ediyorlarmış, diksiyonları zayıfmış, hep laf söyleme başkalarına, başkalarının dünyasına.
ara sıra eski hastalıkları nüksediyor haliyle, şiir okuyor yalnızlık zamanlarında, cahit, ismet, sezai, filan sayıklıyor, evladım masum değilsin, bun geçici hevesleri bırak artık, metne dön, karineye dön, doktrine dön, parlak hayaller kur, sen bir günahkarsın, yapma böyle şeyler, çağrışımlardan sana hayır gelmez, git iki satır dünya kelamı öğren, yarın mezun olunca diriliş neslinin amentüsü seni kurtarmayacak, müşteriye yitik cennetten iki satır okuyup muhabbeti derinleştirmeyi falan hayal ediyorsun, sen ne yapıyorsun, dur bir düşün bakalım, hazım suluşahin işhanında en fazla halı saha maçını kaybetme sebeplerini tartışırsın, ismail yk falan, sen ne yapıyorsun, biraz ağzın laf yapsın bakalım, seni işin ikna etmek, ne o öyle mıymıy şarkılar, kitaplar, masumiyet, müze, bırak bu işleri.
şu söylediklerini sakin kafayla bir değerlendir bakalım, hangi müteahhit esaslı restorasyon yapmış bu ülkede, hangi müzik öğretmeni saadettin kaynaktan bahsederek derse başlamış ki, hangi masal, söylesene, hangi masal, gerçek olmuş, çok isteyince.
tanrım.
evet garipseyenler olacak, allahım desene diyecekler, tamam, kabul.
allahım.
sana inanıyorum, kader var, evet hayırlısı, evet nasip diye bir şey var, hemen şuracıkta, şu apartmanı geçtiğin vakit orada, orada işte, kısmet diyorum, uzun yürüyüşlerde ve gizli, saklı gülüşlerde, var, hepsi var...

28 Nisan 2009 Salı

yasak aşkımızın müzesi

bağlamak ve çözmek bir de sarı saçlar, deli gönül kısmı var, o ayrı.

baz istasyonlardan yayılan zehirli radyoaktif maddeler varmış, kanser riski filan.

barajlar varmış önümüzde, bu su hiç durmazmış.

durum vahim, attığım taş ileri gitmiyor, kader diyenler var, inanırım.

vakit geçiyor, füsun da öldü, müze yapacak kemal, ayva rendesi mi, o yıllarda apartmanım olsaydı aidiyet koyardım adını, bacalarına şiir okurdum, ne mi saçmalıyorum, füsun öldü, öldü diyorum, füsun öldü, kaza oldu, köpek vardı, füsun yok şimdi.

füsun çok güzeldi, yaş farkı vardı, olsun, kemal'in aklı ermezdi, sonra kemal'in aklı erdi, annesinin kullanmadığı eşyalarıyla birlikte merhamet apartmanı, füsun ders çalışıyordu, kemal soru çözüyordu, füsunla kemal ayıp şeyler yaptılar, bekaret falan diyemeyiz demi ama, mahremiyet, günah, yasak, haram deriz mesela.

çetin efendi, öyle ya çetin efendidir o, ailenin şoförü, küçük beyle kurban bayramında yaptığı ibrahim peygamber muhabbeti, çetin efendi olmak diye bir şey var hayatta, ailenin kadim şoförü, sır vermeden, sessizce işini yapmak, eğip başını usul usul araba sürmek, kemalle birlikte 8 yıl, dile de kolay değil, 8 yıl, sekiz çarpı üç yüz altmış beş gün.

nerden açıldı bu 8 muhabbeti diyebilirsin, kemal bu, füsun evlenmiş, füsun artık başkasının kadını, çok mu abartıyorum acaba, yok öyle ama, 8 yıl evlerine gidiyor, çetin efendi götürüyor kemal'i, çetin efendi nasıl adamdır, kemal sen nasıl kemalsin.

sibel vardı sahi, nişan falan yaptılar, iyi bir kızdı, kemal'i taşırdı, hani yemekli davetlerde yakışıyorlardı birbirlerine, yurtdışı görmüş kızımız, paris demi, vay be büyük harflerle yazalım bir de, PARİS, yazım hatası olabilir ama sorbonda falan okumak, bunlar iyi şeyler olmalı, hem kemal'in annesi de beğenmiş, aileye yakışır, ah kemal, kemal ah.

tarık bey vardı, öldü, orhan pamuk olsaydım ilk olarak tarık bey hakkında daha fazla yazı yazmak isterdim, daha çok üzerinde düşünmek, meseleye vakıf olduğu halde görmezden gelmek diye bir şey de var hayatta, hani evladın mutluluğu, hanımın baskılarının yılgınlığı, dur bakalım, ne oluyoruz, kemal sen kimsin, yaşar usta gibi, kemal'in karşısına geçip, "beeen tarık bey" diyememek, bin yıldır mahcup olduğu halde kendine güveni bırakmamak/bırakamamak, yaa, hayat.

eşyalar, eşya bahsi, kemal televizyonun üstündeki köpek biblosunu usulca cebine atıyor herkes bunun farkında köpek de bu farkındalığa dahil ama susuyoruz işte, kemal çok aşık, kemal füsunun elinin değdiği, gözünün çarptığı her şeyi dahil ediyor aşkına, kemal, hiçbir dağda kurt ölmedi, tüm kurtlar yaşamaklı ama kemal işte.

neyse ya, masumiyet müzesini okudum, çok şey yazacam ama, sınav dönemi bahanesiyle şimdilik bu kadar olsun, ama yazacam daha, uzun uzun.

22 Nisan 2009 Çarşamba

olabilirlik teorisi

iyi bir hayatın kötü şiirleri-1
yağmur gelmeyecek bunu bilirim
belki yağabilir bundan emin değilim
rüzgar hecelemeden ölüm okur
bunu ancak toprak görebilir.
gözlerin kurumakta
kaybedilmiş imtihanlar kadar nemsiz
ne olur ne olmaz
son kez gülebilir miyiz

kıyamet gibi koptuk
ince ve kalın defterler var önümüzde
yaşanmış bir şiir sonrası
kelimelerin usul usul ağlaması
kafiyenin redifle arkadaşlığı
birgün aşka dönüşebilir.

9 Nisan 2009 Perşembe

zühre'nin kaderi bu tahir olmamalı...

kasvetli bir öğle sonrası.
hava içine kapanık,tedaviye ihtiyacı var,klinik falan.
ilerliyoruz sürekli.
bankalar,vezneler,beklemeler,eller,yerler,dizler ve bir dizi kelimeler.
bekleniyoruz işte.
ders başlamıştır,mesainin bitmesine az kalmış,tren kalkmak üzere,tercüme edilmesi gereken sayfalar var daha,vizelere az kaldı,yapılması gereken pasaport işlemleri.
akıcı trafik,sarı taksilerin olmadığı bir şehirde yaşamak,tevellütü çok eski tramvaylar
en çok da hacı amcaların yürüyüşleri.
nasıl da özlü sözleri var dillerinin ucunda,hayırlı ve hayırsız evlatları,emekli ikramiyesiyle aldıkları, torunlarının üniversiteleri,eskiden devlet hastanesine canavarlar inerdi/eski garajın orası mezarlıktı/allah allah kampüse kadar her yer ev olmuş/mahallede bir gariban vardı,adamı yirmi sene önce kandırmışlar,kampüs civarından arsa satmışlar,şimdi adam gayrimenkul zengini olması ve daha nice eskiden yeniden muhabbetler.
bu şehrin en çok hacı amcalarını seviyorum;kapu camii civarında vakit geçirmelerini,ikindi namazı sonrası muhabbetlerini,lüzumlu telefonları ceketin iç cebinde taşımalarını,yakın gözlüklerini ve bir türlü alışamadıkları yalnızlıklarını.
şadırvanları,kapu camii civarı esnaflarını,müsait bir yerde inmesini,üslubunu,lafını, sözünü, ince minare önünden geçen edepli talebelerini,rampalı çarşı ve eşrafını seviyorum.
tramvayda yer verdiğim teyzelerin ısrarlarıma rağmen oturmamalarını,sizin yolunuz uzun demelerini,emekli memurlarının emlak işlerinde vakit geçirmelerini,dünya kelamı etmelerini de seviyorum.
geleneği olan ve içinde "kadim" kelimesi geçen tüm giriş,gelişme ve sonuçlara hayranım.
şehrin ortasında bir tepenin varlığını ve tepemizin tam ortasında termosla satılan çayları, gazetenin spor sayfasını çimlere serip oturmaları,muhabbetleri seviyorum.
baranaları,çetnevirleri,değirmende öğütülmüş unları,diş bulgurlarını,asker uğurlamalarını,
tirit diye bir şey var kardeşim onu seviyorum.
yirmi senedir hasbel kader yaşadığım bir yer burası.
nice anılar ve sözler var defterimde.
portreler,konuşmalar,mahalle maçları,gazoz kapağı,futbolcu kartları,beslenme çantası ve içindekileri.neler neler var bu şehrin kokusunda.
anlatacaklarım var,hevesim var,itirazlarım var,hiç bir şeyim yoksa vicdanım var.
onca güzel çağrışımın devam etmesi gerek,bu şehrin gençleri bu şehre küsmemeli.
evet seviyorum bu şehri,esaslı hayaller taşıyorum hatta.
yazacağım elbet ama lütfen be kardeşim biraz politik tercihlerini gözden geçir.
dur iki dakika,şöyle bir nefeslen,adaletiniz vardı sizin,hatırlayın.
göz var mizan var hadi hiç bir şeyi anlamadınız allah var.
neşet ertaş'a kulak verin,ellerinize bakın,hikayenizi anımsayın.
açın iki sayfa okuyun be mübarekler.
kalem tutun,içinizi dökün,size söylüyorum.

7 Nisan 2009 Salı

Laissez faire vs Laissez passer

Günün birinde aklı evvel,fikri ahir bir arkadaşınız
"Ayn Rand ve Bencilliğin Erdemi" başlıklı bir dizi önermelerde bulunursa;bir çağ yangını başlamış demektir,biliniz ki elleriniz ve dilleriniz dahil olmak üzere günahkarsınız.
Sinsice karıncalanmalar sarmaya başlar bedeni.
Tüm yollar tıkanmıştır,keşmekeşler tutar dört bir yanını,en önce sığınakların yıkıldığı depremler olu dünyanda,kaoslar ve krizler başlar hemen akabinde,baş ağrıları,reçeteler, devrimler,
ilaç kuyrukları,doktor yazısı,hatıra defteri, daktilo ve birçok alakası kendinden menkul kelimeler.
Farkında olmadan bin yıllık bir kavganın tam ortasında bulursunuz kendinizi.
Kalabalık bir salon,taraflar,selamlama konuşması,jest ve mimiklerin dayanılmaz ihtişamı,mikrofon, kürsü,alt ve üstünde üçüncü sınıf peçeteler olan bir bardak su,kader, ağlar, ördü,elden,ne,gelir, masum değiliz,hatta.
Duvarlar konuşmanızı beklemektedir.İrticalen bir şeyler söylemeniz gerekmektedir.
Tek kelime,bir tek kelime bile tüm masalı değiştirebilir, samimi bir girizgah bile diplomatik gülümsemeleri içten tebessümlere çevirebilir.
Öyle bir kelime,sıradağlar kadar asilce,olimpiyat meşalesini taşıyan eski bir şampiyon kadar mağrur, piyanonun başına geçtiği zaman parmaklarına söz geçiremeyen virtüöz kadar aziz ve duvarlara sprey boyalarla yazılmış bir slogan kadar kocaman bir kelime söylemelisin.
Bir şey demelisin ki birçoğuna mani olsun.
Usul usul sahneye doğru hareket ederken kendi içinde ufaktan bir kavimler göçü yaşanmaktadır, kavramların ve hikayelerin gözleri dolmuştur,kervanların içi daralmaktadır, vatandan ayrılık başlarken intiharlar türemiştir yolculukla birlikte,civan delikanlıların saçlarına aklar düşmektedir,yolun sonu görünmez olmuştur.
Ayaklarınız sizi terk eder bir vakit sonra,geride kalan evleriniz,koyun sürüleri,dindar büyükleriniz,mermer üzerine yazılmış kadim ayetler,tüm maçları kazandığınız halde kural hatası yaptığınız öne sürülerek elinizden alınan kupalarınız ve tüm zaferler de gider yamacınızdan.
Olandan bitenden habersizdir vücudunuz,uçurtmanıza ilk önce rüzgar küsmüştür,başını başka yöne çevirmektedir şehirler, tramvay sadece sizi taşımaktadır ve sadece siz gitmektesinizdir bir yerlere,sessizce,kimsesizce.
Ağır aksak da olsa mikrofona ulaştınız işte.Kürsü sizin. Buyursunlar efendim.
Boğazınız düğümlenir,koltuk altlarınızdan ayak parmaklarınıza doğru bir dünya yıkılmaktadır şimdi,uzun kış gecelerinde ezberlediğin tüm şiirler işgal altındadır,kütüphanen yakılmış,kutsal bellediğin ne varsa harabeye dönmüştür,içinden ağlarsın,bitmiştir.
Omuzlarınız yerküreye isyan etmektedir,sineye çekilen ne varsa almış başını gitmiştir öte diyarlara,nadasa bıraktığınız topraktan haber alınamamaktadır.
Mütedeyyin,muhafazakar,müphem,muhkem ve bütün güzel kelimeler tıpkı güzel insanlar gibi ilga edilmiştir,mülga olmuştur dünyamız.
Bir kelime bütün sorulara cevap verebilir.
Acar muhabirler,gece boyu melisa çayı içmiş gibi sakin ve mütevekkil beklemektedirler.
Bir önceki derste susmak bilmeyen lise talebeleri,sekaretteki mülazım cesetler gibi çaresizce sinmişlerdir arka bucaktaki kuytu dünyalarına.
Bir kelime,bir kelime,bir,kelime.
Aylardır fırçalanmayan dişlerin yavaşça kıpırdanır.
Hançerende bir kedi boğulmaktadır,midendeki kazı çalışmalarından umut yoktur.
Dudakların harekete geçer,farklı güzergahlardan cümleler gelir kelime haznene.
Gerilime daa fazla dayanamazsın,kıyamete bir kala kıyam edersin olanca günahla,bedenin kopup gider kader boşluğunda.
Uyanırsın ehline helal/na ehle haram bir gece yarısı, Ayn Rand'ın soğuk ve akıl ermez cümleleri yanında. Onca ihanetten dekorlar kalmıştır geriye.
Soru,senaryo,sızı,suçluluk,semazen,sükunet,sur,semaver...
Objektivist etik,altruizm,değer standardı,mistisizm,akılcı refah ve aynı tezgahtan çıkmış gibi duran duygusuz,ağlamaksız,huzursuz, muhabbetsiz,içeriye dokunamayan bir garip rüya.
Altı çizilmiş cümleler,soru işaretleri,hayret verici ünlemler, parantez içine alınmış paragraflar.
Tretuvar üzerinde çırpınan bir balığın bulanık bir suda yaşama tutunması.
Keşke bulanık ve pis suya itibar etmek yerine,kırmızı kaldırım taşı üzerinde çırpınıp ölseydim.
Daha fazla kafam karışmasaydı,sağa sola çarparak son bulsaydı hikayem.

Bencilliğin Erdemi;plazaların,düşük faizli konut kredisine aşinaların,"Kübalılar da 1950 model arabalardan kurtulamadılar hala"cıların,Amerikan rüyasının,"Mülkiyet hakkı olmadan hiçbir insan hakkı olamaz"ların şüphesiz başucu kitabı.
Ayn Rand -arkasından konuşuyoruz kadının ama- uygun sorularımızı beklemeden cevaplar vermiş,nefes nefese nutuklar atıyor kitap boyunca zihnimizin tam ortasında.
Hepimizin hasta,bakıma muhtaç,yalnız,doğulu,sosyalizme hevesli,Küba romantizmini teninde taşıyan,"Yankee go home" sloganlarını koynunda saklayan tipik antikapitalist olduğunu varsayarak,kelimelerin merhemine sığınıp nasihatler veriyor.
Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor.-onca cümleden sonra ağır oldu ama new york tasvirlerine daha fazla dayanamadım,hele gökdelenlerin yükselmesinin insanları yoksullaştırmak yerine onların yaşam standartlarını yükseltmiştir demesinden sonra hiç kusura bakmasın-
Antik Mısır kölesinden veya bir modern Sovyet iççisinden dem vurarak dolmalar sunuyor önümüze.Açlığımızn o da farkında ama kafamızın çalıştığını da anlaması gerekiyor.
Açlık bize ismimizin anlamını unutturmadı.
Son olarak kesinlikle batılı bir zihin kendileri.
Beyrutlu,Mardinli,Bağdatlı birisi böyle salt akıl ve gönülsüz cümleleri bu kadar fazlaca kuramaz.
Ayrıca bu sözlerimden sonra birisi çıkıp:
"Kollektivist ve ırkçı olduğunu söylemem gerek dostum,sen aşağılık bir sosyalistsin, çevrende olup biteni görmüyorsun adamım,neden bu kadar dar kafalısın,gelişim ve değişime ayak uydurmaktan korkma,heey sana diyorum,neden dinlemiyorsun beni,bu kadar onurlu olmak neyine,sana bu hakkı hangi anayasa verdi,konuşsana,noluyor sana,kime söylüyorum,aklını kaybetmiş olmalısın,kendine gel bay hukukçu" derse ona söyleceğim tek şey:
Bırakınız Allah aşkına,bırakınız kul hatrına.

20 Mart 2009 Cuma

Bu Su Hiç Durmaz

Gözlerime kum atıyorlar,cehennem yangınında gözlerim.
Bile bile lades diyorum uykuya.
Direniyorum ve besbelli ki kaybedeceğim gecenin ilerleyen saatlerinde.
Üç ihtilal çocuğu,parasız yatılı,füruzan,büyükşehir sınırları içinde zor bulduğum bilgeliğin erdemi,meşru müdafaa,ifa,osmanlı ceza hukuku tüm bunların üstüne müstehzi bir gülümsemeyle(önceki yazılarda da kullandım ama olsun,seviyorum bu tabiri) yaklaşmakta olan medeni.
Yorgun değilim,dert/tasa/sıkıntı desem değil,dört başı mamur bir hayat.
Borcum yok,temerrüde düşmedim,günü gelmiş senetlerim hiç olmamış.
İçinde para geçen her konuda yok hükmündeyim,temel unsurlardan kaybediyorum.
Canım sıkılıyor...
Çok sevdiğim insanların ortasında tokat yemiş kadar rencide olmuş bir vaziyette dolaşıyorum dünyanın tüm başkentlerini.
Romalılarla eskiden kalma bir hukukum var ama çok fazla duramıyorum yanlarında.
Berlin soğuk davranıyor nedense oysa hep iyiniyetle yaklaşmıştım kendisine.
Londra yine kapalı,yine şemsiyeler var üstünde,korunaklı olması beni ürkütüyor.
Allah dert verip derman aratmasın kimseye.Dur böyle değildi.Allah dert verip dermansız bırakmasın mıydı doğrusu. Galiba.
Uçaklardan ve havalanan insanlardan kaçıyorum,saygısızca.
Meselenin tüm sırrına vakıf olmuş gibi anlatmaları yok mu, hani cümlenin sonunu beklemeden gözlerini kaçırmaları, her soruya verilecek cevapları yok mu,toplum içinde özgüvenle hareket etmeleri, kendinden emin tavırları, hepsinden nefret ediyorum.
Adem ve Havva diyorum kendi kendime,Sezai diye sesleniyorum korku ve karanlık eşliğinde, deniz dalgalanıyor,kuşlar dengesini kaybediyor,viyadükler oluşuyor zihnimde, cebimdeki parayı yeniden sayıyorum,hesap yine tutmuyor,açık veriyorum,sonra konu kapanıyor, cümlenizden allah razı olsun,ey kelimeler sizi seviyorum.
Gizli saklı içilen sigara gibi büküyorum boynumu.
Mezarlıklar oluşuyor özümde,soğuk taşlara dokunuyorum sessizce,çok şeyler anlatıyorlar, sesleri çok tanıdık ama anlaşamıyoruz bir türlü.
Toprak üzerinde toplanıyor tüm büyüklerim.İrkilerek yaklaşıyorum eş/dost/tanıdık yerlere.
Uzun süredir görüşmedikleri dostları gibi karşılıyorlar beni.
Uzaklarda bir silüet beliriyor,korkuyorum,çok korkuyorum, çok ama.
Ağır ağır çıkıyor merdivenlerden,şiir gibi,sarı-kahverengi yüzü,neşeli ve bayındır.
Yaklaşıyor,nasıl da bakıyor öyle.
Kimden bellemiş acaba tüm bu yaptıklarını,soru işareti.
Çok öncelerden söylenmiş bir şiiri yaşıyor.
Yakışık alıyor tüm yaptıkları.
Sonra,sonrası uzun boşluklar ve esaslı suskunluklar.
Halüsinasyon...Karabasanlar...Tabiri caiz olmayan rüyalar...
Canım sıkılıyor...
Günler uzuyor.
Kanlıca'nın ihtiyarları gibiyim.
Tersinden okuyorum tüm şiirleri.
Canım sıkılıyor...
İyi bilmiyorum kendimi,kendime iyi gelmiyorum,iyi ki gelmiyorum kendime...

17 Mart 2009 Salı

Kelimenin Merhemi Olsa

Asansör,panjur,güneş enerjisi,yürüyen merdiven,elektronik fon transferi,kargo,apartman,açık büfe, alışveriş merkezi,güvenlik görevlisi,katlı otopark, marka, patent, nescafe, moda, trend, haftasonu eki, tiraj, reyting,klavye,hormon,görüntü.

Az açık çay,orta şekerli kahve,muhabbet,müstakil ev,bahçe,tatlı su çeşmesi,mahalle bakkalı,gazoz kapağı,panzehir,toz-toprak kombinasyonu,uçsuz bucaksız buğday tarlaları,mısır koçanları, havanda dövülmüş leblebi,haşlanmış patates.

Kredi kartı,taksitler,endüstriyel futbol,akademik kariyer,mesleki tecrübe,alternatif eğlence merkezleri,soru bankaları,mazeret sınavları,stres,yeşil eşofman altı,bardakta mısır,
kemal,un akı,tan.

Tek oda ev,tandırda pişen tüm yemekler,çoban salatası,beyaz mendil,rüzgarlı havanın kuytusu, yağmurlu havanın uykusu, posta,pul,mektup,zarf,vesikalık fotoğraf,rampalı çarşı, barış, zeki, cem,kara,ca,ahmet.

Performans ödevi,dershane,ceo,değişim,inovasyon,pazarlama teknikleri,plaza,müteahhit,plaket, imar,eğitici annelik kursu, sosyal sorumluluk projeleri,metrobüs,halkla ilişkiler, iletişim, yönetişim,bilişim, etkileşim.

Mecmua,nahiye,mahalle,şadırvan,aç komşu,tok yatan, bizden, değildir, hülasa,namazla,flüt,solfej, güveç,helva, tahin,defin işlemleri,komşu,kül,muhtaç,akşam ezanı,biten oyun,barana, yaren, gelen,giden,seven,bilmeyen.

15 Mart 2009 Pazar

hayat geçer her şey kalır...


Dünyayı sırtımda taşıyorum,çok ağır bunun farkındayım.
Şakaklarımdan damlıyor hisli bir gözyaşı sonrası alacalı cümleler.
Tanıyamıyorum,hayır kendini tanıtmanı istemiyorum sadece dürüst olabilirsin.
Geçen yıllar seni olgunlaştırmış da olabilir ve hatta yüzün giderek bir önceki kuşağı andırıyor.
Evet,yaşlanıyorsun artık.
Ellerinde geçmiş yüzyılın izleri var,kendine güveninin olması seni güvenlikli bir liman yapmaya yetmiyor,lütfen biraz durul...
Nikotinle hemhal olmuş bir sesle karşılıyorsun misafirlerini.
Saygıda en ufak bir kusurun yok,misafirperver olduğunu kimse inkar edemez.
Yanlış yoldan geçenlerin ürkekliği seni doğru adamlardan uzaklaştırıyor bilmiyorum farkında mısın?
Umutsuz değilim,dünyanın tüm umutlarını taşıyorum kalbimde,yetmiyor rüyalarımdan umut besleniyorum o da kafi gelmiyor umut arıyorum dört bir yanda...
Evet,kurduğum cümleler birbiriyle çelişebilir,kabul ediyorum,alakasız kelimeleri yanımda taşıyorum,evet haklısın ama haksız değilim...
Sakallarına düşen akların farkında mısın?
Hesabın kuvvetli değil ama en azından yaşını bulabilirsin ufak bir çıkarmayla.
2009,Mart.
Nerden baksan bir ömür eder.
Hayatı paylaşmak için,Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa vs.
Akşam haberlerini izledin,kahvaltı yaptın,sahura kalktın,oğlan everdin,kız gelin ettin,bir hayli sövdün,sonra tövbe ettin,sonra hayat devam etti,yaşıtların bir bir gitmekte...
Tren senide alacak bir gün koynuna ve alıp götürecek daha önce hiç görmediğin diyarlara.
Üzgünüm,kar altında kalmış bir kaplumbağa gibiyim karın yağması beni hiç yavaşlatmıyor, çünkü bundan daha yavaş olamam artık.
Zaman her şeyi çözecektir buna inanıyorum ama olanca aklımla soruyorum işte:
Ne zaman?

14 Mart 2009 Cumartesi

Bir Demet Muhabbet...

Sual:Sayın Yazar,(güvenlik tedbirlerinden mütevellit isim kullanılmamıştır,aksini düşünmek bile istemiyorum.sayın yazar diye soruya girmek olmaz,ayıp!) sizin perspektifinizden baktığınız vakit kominizmle "dini inanç" arasındaki benzerlik konusunda ne söylebilirsiniz ya da bu konuda neler söylemek istersiniz.

-Öncelikle bu soruyu bana tevcih ettiğinizden ötürü teşekkür ediyorum.
Tabi önemli bir sual soruyorsunuz ve son derece hassas bir meseleye temas ediyorsunuz.
Tarihin seyr-ü seferini değiştiren tartışmalar bunlar.Akademik düzeyde araştırılması gereken hususlar.Fakat ben haddim olmayarak bu soruya birkaç kelam etmek isterim.
-yazar burada kendinden emin bir vaziyette suyundan bir yudum alır,kendine çeki-düzen verir,gözlerini hafif kısmak suretiyle sözlerine başlar-

Öncelikle ikisi de Avrupada yani batıda bir hayalet gibi dolaşırlar yani her zaman tehlikedir.
Farkında olmak lazımdır.
İkisi de iktidarlar için son derece risklidir çünkü özlerinde olan ifşa etme dürtüleri onların müritlerini daha da cesurlaştırır.

İkisi de sermaye konusunda kafası karışık bir vaziyettedir.
Ne kızı verirler ne dünürü küstürürler.
Sermayeyle barışı göze alamazlar fakat bir türlü ondan da uzaklaşamazlar
Sermayeden vazgeçmek hoşlarına gitmez sermayedar olmak ise itikatlarına terstir.

İkisi de politik olarak zulmün karşısındadır ancak zulmün tanımını net olarak yapamadıklarından dolayı birbirlerine zulüm olarak bakarlar.
Onun için birbirleri için çoğu zaman tehlike arz ederler.

İkisinin de hayırsız evlatları vardır
Çok kabaca at iziyle it izini bu evlatlar çoğu zaman karıştırmışlardır.
Bu evlatların ömrü kavram kargaşasıyla geçer zaten,zihinleri bir türlü net değildir.
Farz-ı misal demokrasi konusunda çok sancılıdırlar.
Demokrat olurlar iktidara gelemezler faşist olurlar kendilerine yakıştıramazlar.
Öylece kafaları karışık dolaşırlar sonra kafaları da dolaşır

İkisinin de sahte peygamberleri,görgüsüz alimleri,izinsiz gösterileri ve şekilsiz talebeleri vardır

İkisinin de garip kronolojik sıraları vardır ya da enteresan ast-üst ilişkileri mevcuttur.
Çok kitap okuyanı kucaklamakla beraber çok kitap okuyanın kendi bilgisizliklerini ortaya çıkarmalarından hoşlanmazlar.
Birçok kelimeyle cümle kuranı alkışlarlar fakat kendilerinin yanlış yerde kullandıkları kelimenin doğrusunu söyleyeni aforoz ederler.

İkisi de özünde iyi çocuklardır.
Hatta bizim çocuklardır ama yanlış mahallede top oynadıkları için yanlış galibiyetler ve mağlubiyetler alırlar.
Bundan mütevellit ne kendilerinin farkında olurlar ne de kendilerini tam olarak tanıma fırsatı bulurlar.

Son olarak ikisini de seviyoruz.
Lakin!
Tek kişilik odası var kalbimin ve dini seçiyorum.

6 Mart 2009 Cuma

Halkımız...


Midibüs diye kategorize edilen bir araçta yolculuk yapıyorken bulursanız kendinizi ve o aracın radyosu açıksa;bilin ki zorlu bir yolculuk sizi bekliyor bir akşam sonu eve dönüş yolunda...
Eğer o aracın içinde ergenlik çağı ile askerlik çağı arasındaki o dar vakte sıkışmış gençler çoğunluktaysa,eğer o aracın içinden "piyasanın durgunluğu,krizin iyiden iyiye kendini hissettirmesi,havaların soğuması" muhabbetleri geçiyorsa;
kendinizi bırakmak yerine kulak kesilin o radyoda çalan şarkılara...
Eğer o aracın içinde hali hazırda tek "üniversite talebesi" olarak yolculuk halindeyseniz,sizin zihninizden geçen "hattı müdafaa yoktur meşru müdafaa vardır,o meşruluk tüm hukuktur" kelime oyunlu cin fikirler yerini ismail yk,ebru gündeş,ibrahim erkal üçlüsüne bırakmışsa;daha fazla düşünmek yerine eğin başınızı ve usul usul dinleyin söylenenleri.
Saat tam 6'da ilerlemeye başlıyor midibüsümüz.-ne kadar da itici bu midibüs kelimesi bundan sonra otobüs diye hitap edecem,nedir ya galeri sahibiyiz sanki-
İnceden inceye sızılar başlıyor,dünyanın geçiciliğine dair metaforlar parlıyor zihnimde,yolculuk üzerinden siyasetler üretiyorum kendi kendime,hikayeler yazıyorum saklı bir gözyaşının eşliğinde,şiirler kazınıyor yüreğimde...
Ağır ağır ilerleyen bir otobüsün içinde,yarıp geçiyorum nil'i musa'nın dizi dibinde,alp er tunga ölmedi diye haykırıyorum feleğin gözü önünde,dünyanın bütün "zeki müren" lerine inat biat ediyorum tom waits abimize.
Hava yavaş yavaş kararıyor otobüsün ilerlemesiyle...
İçim bir garip oluyor nedense,sinsice şakaklarıma düşüyor baş ağrısı.
Uzun zamandır aklıma gelmeyen hapı özlüyorum birden.Bir majezik olsaydı diyorum kendi kendime.Bir majezik neyi çözmezdi şimdi.
O asil mavilik nereden de düştü aklıma.Bazen sırf o hap için vücudumun baş ağrısı salgıladığını düşünüyorum.Ah majezik ah...
Yolculuğun ilerlemesiyle havanın kararması arasındaki doğru orantıyı keşfediyorum daha sonra.
Kalbim yine ele veriyor günahlarımı tıpkı yaşlandıkça boyumuzun kısalması gibi.
Yolculuğun ilerlemesi manzarayı karartıyor ne yazık ki tıpkı yaşlı bir dedenin ayağını saran mestin kara rengi gibi...
Yolculuk ilerledikçe otobüsün farları aydınlatıyor önümüzü tıpkı katarakt ameliyatı sonrası renkleri yeniden keşfeden yaşlı amcalar gibi...
Yolculuk olgunlaştıkça yorgun bedenlerin gözleri kapanıyor belli belirsiz tıpkı tüm arkadaşlarını kaybetmiş bir amcanın mezarlıktan hüzünlü çıkışı gibi...
O kadar çok çağrışımlar parlıyor ki zihnimde nefes alamaz oluyorum.
Sol elimi sol dizimin üzerine sessizce teslim edip,sağ yanağımı pencerenin soğuk yüzüne yaslıyorum tevekkül içinde...
Otobüs şoförüne gözüp çarpıyor bir ara.
Eğer "gamsız" konulu bir fotoğraf yarışması olsaydı kesin abimizin fotoğrafı kazanırdı.
Nasıl da galesiz galesiz yola bakıyor...
Şoförden sonra can sıkıntısının da verdiği iştahla göz gezdiriyorum otobüsün içinde.
Saçlarını özenle taramış abimiz sessizce yolu takip ediyor,
tam arkasında saçları anadan dağınık biri lise 2'den terk bakışıyla yüzüme bakıyor hemen yanıbaşında bir başka abimiz elindeki tespihiyle mutlu mesut bir hayatı paylaşıyor...
Umutsuzca vazgeçiyorum otobüsteki yolcuları takip etmekten.
Eve dönüyorum,kalbime dönüyorum,şarkıya dönüyorum...
Yolculuk hala devam ediyor belki...
Gamsız şöfor umarsızca ilerliyordur yollarda,askerlik anıları yankılanıyordur otobüste...
Otobüs ve yollar...
Şimdi daha iyi anlıyorum birçok meseleyi.
Cümle kurabilme yeteneğimden ilk defa utanıyorum mesela.
Kitap okuma hevesimin azaldığını hissediyorum en basitinden.
Evet,yine aynı yere geldik,yine çıkmaz sokaklar,yine kısır döngü,yine tutarsızlık...
Günlerdir düşündüğüm o "ince hastalık" yeniden istila ediyor tüm yaşam alanlarımı.
Tüm asansörleri ve tüm aynaları kırmak istiyorum yeniden...
Sahte,steril,soğuk,sığ tüm masalımı yerle bir etmek...
Evet,dönüp dolaşıp yine aynı kafa karışıklığıyla kalıyorum kendi halimde.
Tek bir kelime var artık heybemde:halkımız...

23 Şubat 2009 Pazartesi

şimdi dersi geç,sonra yap istediğini...

-cihat ve tüm fahiş hata yapmaktan geri durmayanlara...

Bozkırın tam ortasında pembe bir bina.
Binadan sonrası yok.Arka pencerinin gördüğü manzara da yok.
Aya ilk basmış adamın şaşkınlığıyla bakıyorum yeni okuluma/fakülteme...
Kampüsün sol üst köşesinde bir yer burası.
Kendi halinde öğrenciler görüyorum ilk bakışta;gözlüklü ve yorgun.
"Kimliksiz Girilemez" uyarısı ve yazının hemen yanında en az yazı kadar donuk ve emekliliğini beklemeye memurluğunun daha ilk gününden başlamış gibi duran görevli karşılıyor.
İlk defa cüzdanımdan kimlik çıkartıyorum,ilk çağdan kalma bir bakışla onaylıyor asilzademiz.
Kapıdan sağ salim geçtikten sonra ilerlemeye başlıyorum yeni mabette.Amfiler gözüme çarpıyor önce.-ısrarla yazının bundan sonraki kısmında anfi demeyi tercih edeceğim,anfidir orası,türk dil kurumunda memurluk yapmıyoruz ya-
Birinci sınıf anfisine girdiğim zaman anlıyorum ki burası ciddi işlerin yapıldığı bir yer.Kürsü diye bir kavram,kelime,durum var,tribünleri andırsa da hiçbir tribün neşesi barındırmayan uzun sıralardan ve basamaklardan olma kocaman bir mekan.
Demirbaş listesini sayıyorum;kürsü,esmer sandalye,yaka mikrofonu,dünyanın yaratılmasında emeği geçmiş gibi bakan hoca ve bir dilin son konuşanı gibi boşlukta yürüyen çok sayıda öğrenci.
Kürsüde birçok şeyden bahsediliyor,kavramlar havada uçuşuyor ve ben daha önce hiç duymadığım bir dille konuşulanlardan daha ilk günde hiçbir şey anlamıyorum.
Kurallar ve hocalar son derece makul ve insancıl.
Sıkıldığımız zaman dersten çıkmamızı,hiçbir zaman yoklama alınmayacağını,dersi istediğimiz kaynaktan takip edebileceğimizi,350 sayfalık bir kitabın yardımcı kitap olduğunu... ve daha birçok fakültemizin özelliğinden ve güzelliğinden bahsediyorlar.
Luis Figo,David Beckham,Fatih Terim,İsmail YK,Seda Sayan gibi isimleri duymaya alışkın bünyelere telaffuzu zor ve bambaşka isimler söylüyorlar,atıf yapıyorlar. J.J.Rousseau,Kelsen,Justinianus,Adam Smith ve birçok isim,metod,doktrin konuk oluyor derse.
Aylardan ekim olması ve eylülde gelmeyişimiz hiçbir şeyi değiştirmiyor.Olanca ateşiyle anlatılıyor hukuk,hukukun üstünlüğü,kuvvetler ayrılığı,praetor hukuku,kıt kaynaklar,sonsuz insan ihtiyaçları.
"Bu adamlar bu kadar şeyi ne zaman öğrenmişler" şaşkınlığıyla dersi dinlerken kafa açılıyor,zihin genişliyor,kelimeler artıyor ve bakış giderek genişliyor haliyle.
Tramvay'a doğru yürürken kurduğun cümlelerin arasına "totaliter" kaçıyor,çayını karıştırıp kaşığı çıkarırken "demokratik açılımlar ve yerel yönetim" düşüyor elinden,O.5 uç almak için uğradığın kırtasiyede zihninden "res mancipi-res nec mancipi" ayrımı geçiyor...
Yeni isimlerle tanışıyorsun nihayetinde,yeni ufuklar karşılıyor rüyalarını,Sami Selçuk oluyorsun mesela,Sıddık Sami Onar'a selam gönderiyorsun,saçlarını uzatıyorsun en basitinden,
gözlükler yerleşiyor yüzüne ve yanından hiç eksik etmediğin ciddiyet.
Hayatında ilk defa bilimsel eser okumaya başlıyorsun,atıf yapılan ve dipnotlarda isimleri eksik olmayan hukukçuları tanıyorsun.
Kürsüde konuşulanlar "hukuk",pembe bina "hukuk fakültesi" ve kürsüde konuşanlar "hocam" oluyorlar tüm saygınlıklarıyla ve tüm saygımla.
Evet,zor bir süreç.Zor olan ne varsa bu bölümde diye düşünüyorum kimi zaman.Bu kadar çalışmanın karşılığı "cc" olmamalıydı isyankarlığı da eksik olmuyor çoğu zaman.
Evet,alttan ders almak-daha doğru bir ifadeyle alttan dersi olmak- hakikatiyle tanışıyorsun kısa zamanda.Aynı yaşta olmamana rağmen aynı sınava giriyorsun kendinden çok küçük ve kendinden çok büyüklerle vize-final haftasında.
Evet "sen de benim fahiş hatalarımdan birisin" eşliğinde medeni hukuk nöbetleri tutuyorsun yaz ortasında ve yine kalıyorsun büt sonrasında.
Evet,şenlik zamanı evlere şenlik bir kara mizahla ders çalışacaksın,evet sen devam zorunluluğu olmayan bir fakültede her gün okulda olmak gerçekliğinde bulunacaksın dersten hemen önce anfinin herhangi bir köşesinde.
Evet,Roma şehrinin yüzünü görmek bile istemeyeceksin belki müsterih ol zamanla Romalılar ve Roma Hukukundan hayranlıkla bahsedeceksin,hukuku olan her millete pozitif ayrımcılık yapacaksın.
Evet,serdar ortaç ve mustafa sandal şarkılarına bile ihtiyaç duyacaksın bazı zamanlarda -mesela okul dönüşü kafandaki tilkiler rahat durmayınca,mesela çalışmak zorunda olduğun sayfa sayısı dört hanelere ulaştığında- kelime oyunlarından ibaret üçüncü sınıf esprilere dahi muhtaç olabilirsin tüm gece uyumayıp ders çalıştığın ve yine kaldığın bir sınav sonrasında.
Evet,3.59 ortalama yapanlarla karşılaşabilirsin,sakin ol!
Evet,üstten ders alan,büte hiç kalmamış insan evlatlarını gördüğünde kendine hakim ol!
Evet,ders çalışalım şimdi!
Hayır,Hayırlısı!

21 Şubat 2009 Cumartesi

Eyvallah Ortak...

En nihayetinde bir hayat yaşıyorsun.
Öyle veya böyle yaşıyorsun işte.
Kerpiç duvarların su sızdırmayan duruşuna şahit oluyorsun kış ortasında,prefabrik evlerde hayatın pratikliğine dokunuyorsun..
Zor zamanlardan geçiyorsun,zor zamanların imtihanındasın şimdi.
Hayatın boyunca zor soruları çözemedin ama üzülme tanrı çalışmadığın yerden asla soru sormaz,derste neyi anlattıysa onu ister sadece.
Dört duvar arasındasın,çok iyi anlıyorum desem yalan söylerim.Sadece cümle kuruyorum bu gerçekliğin üstüne. Orada herkesin uzağında bir yerde,herkesin gerçekliğinden farklı bir gerçeklik karşılıyor seni,sivil hayattaki sterillikten uzak,bambaşka bir zaman yaşanıyor,uzaklarda...
Bizler burada ardın sıra cümleler kuruyoruz sadece,temenniler ve dualar...
Elimizden gelen hiç bir şey yok,sadece anılar zihnimizde berraklaşıyor hatırlayınca o günleri.
En nihayetinde duvarlar üstümüze geldiğinde alıp sıkıntımızı yanımıza,tutunarak tutunamayanların referanslarına yürüyoruz olanca hızla.
Biliyorum izinsiz hiç bir şey yapamıyorsun, sadece biliyorum,bilgim dahilinde bunlar ama hissediyorum dersem yalan olur.Sana sakin ol dostum demek isterdim ama olamayacaksın mizacına ters geliyor çünkü dinginlik.Belki büyüklerin de aynı şeyleri tavsiye ediyorlar,tecrübeleriyle konuşuyorlar,asker ciddiyetiyle cümleler kuruyorlar.
Ayakları yere basan bakışlarla ayakları yere basan kelamlar sunuyorlar önüne,çıkar yollardan bahsediyorlar fakat içindeki boşluğu doldurmuyor hiçbiri,zihnindeki soru işeretlerinin tozunu alıyorlar sadece ve sen parıldayan soru işaretleriyle kalıyorsun kendi köşende...
Zor zamanlardan geçiyorsun,Dostoyevski seni tasvir etse yeridir.
Uzun cümlelerden ziyade yaralı cümleler gerek sıkıntıları sarmak için.Özneden ve yüklemden geçtik gözyaşı ve merhem gerek uzaktaki bir dostun yarasını sarmaya...
Aynı sırayı paylaştığın insanlardan ayrı kalmak diye bir şey var hayatta,bugün bunu yaşadım. Evet aynı yaştayız,aynı takımı tutuyoruz,aynı yerde mangal yaktık,aynı mekanda çay içtik,aynı güzergahta eve döndük,aynı...,aynı...
Süslü cümlelerin sırası değil şimdi.
En nihayetinde dersten sıkıldığım zaman dersten çıkıp gitmek gibi bir alternatife sahibim şu hayatta.Böyle şeyler ihtimal bile değil hayatında,sabret ortak,zaman çok yaralar ama çözer sorunları...
Bin yıllık bir cümlenin sonuna nokta koymak kadar yaralar ama o noktayla birlikte biter tüm yaralı zamanlar...
Yolun açık olsun...

19 Şubat 2009 Perşembe

-arkadaşım,kişiselleştirmeyelim lütfen!


Sen;Asosyal!
Kalk ayağa!
Okuduğun kitaplardan bahset,kurduğun hayalleri anlat,dar vakitlerde dinlediğin uzun ağıtlardan dem vur.
Camilerden ve kiliselerden getirdiğin sükunetle yetinme...
Maria Puder'e aşık olmanın yirmi sebebini şiirleştir,Ortadoğulu olduğunu daha ne kadar inkar edeceksin,niye bu kadar sessiz ve sakinsin.
Sen;Asosyal!
Kalk ayağa!
Senden titremeni beklemiyorum ama kendine gelebilirsin,biraz gayret et.
Kapu camii civarında rastladığın meczuplardan ve onların neşeli dünyasından neden utanıyorsun.
Zor zamanlarda imdadına yetişen,bir teselli veren metaforlardan neden kaçıyorsan.
İlk ezberlediğin şiirleri yüksek sesle okumaktan neden korkuyorsun.
Sen;Asosyal!
Kalk ayağa!
Romalıları sevdiğini söylemekten çekinme.Müslüm Gürses dinlediğini itiraf et,kimden utanıyorsun ayrıca utanılacak bir şey yaptığını sana kim söyledi.
Umutsuzluk nöbetleri başladığında,"neşe" sözcüğü alıp başını bu diyarlardan gittiğinde, cümle kurma yeteneğinin yerini sitemler aldığında gizli saklı mırıldandığın "kul vefasızsa tanrı ne yapsın"ı yeniden söyle,neden susuyorsun.
Sen;Asosyal!
Kalk ayağa!
Kanaat önderlerine söyleceğin fiyakalı cümleleri daha fazla gizleyemezsin.
Protokolde yeri olan adamlara neden bu kadar saygıda kusursuzsun.
Sen;Asosyal!
Otur yerine!
Kişisel gelişim kitaplarını oku,uzmanların tavsiyelerini dinle,"stresten kurtulmanın 379 yolu" adlı eseri oku,"çaresizsen,çare sensin" gibi zihin açıcı(!) sloganlarla hayata tutun,haftada 3 gün sabit olmak üzere kendini kötü hissettiğinde terapistine uğra,verilen programları harfiyen uygulayarak zekanı parlat.
Sen;Asosyal!
Otur yerine!
Başarı üzerine söylenmiş en güzel sözleri çalışma masana koymayı sakın unutma,hafızanı güçlendirmek için sana önerillen 8 adımlık listeyi koynunda taşı,günde 8500 defa yalnız kaldığında "her şey benimle başlar" cümlesini tekrarla-8500'e kadar sayamıyorsan zikirmatik kullanabilirsin- kişisel imajına dikkat et,daha başarılı bir iş görüşmesi için doğru beslenmenin önemini hiçbir zaman unutma.
Sen;Asosyal!
Otur yerine!
"Başarılı olmak öğrenilebilir" sözünü ajandanın kapağına yapıştır,her sabah bu sözü düşünerek feyz al.Kelime haznesi geniş olanlar nasıl bir çocukluk yaşamışlar hiç düşündün mü?
Cevabın kocaman bir "hayır" ise git 9 kitaplık kişisel gelişim serisini tedarik et,hala duruyor bak,oyalanma.
Sen;Asosyal!
Otur yerine!
Toplum önünde söz söyleme sanatı ve etkin iletişim becerilerini kaybetmişsin,gel sana bir seminer verelim,bir aya kalmaz kazanırsın,telaşa mahal yok.
Stratejik ortam analizinde gerileme var,merkezimize hemen uğramalısın,iki saate kalmaz tedavi edebiliriz ayrıca 8 dakikalık "Bellek Eğitimi ve Alternatif Düşünme Teknikleri" eğitimine hak kazandınız,bekliyoruz.

16 Şubat 2009 Pazartesi

SINIF LİSTESİ



-Sezai Karakoç? -Mevcut.
-Cem Karaca? -Öldü.
-Müzeyyen Senar? -Mevcut.
-Barış Manço? -Öldü.
-Sami Selçuk? -Mevcut.
-Mona Rosa? -Mevcut.
-Kazım Koyuncu? -Öldü.
-Neşet Ertaş? -Mevcut.
-Oğuz Atay? -Öldü.
-Maria Puder? -Mevcut.
-Yusuf Atılgan? -Öldü.
-Feyyaz Uçar? -Mevcut.
-Hakkı Yeten? -Öldü.
-Loreena? -Mevcut.
-Müslüm Gürses? -Mevcut.
-Zeki Müren? -Öldü.
-Feridun Düzağaç? -Mevcut.
-Franz Kafka? -Öldü.
-Erkan Oğur? -Mevcut.
-Sulhi Dönmezer? -Öldü.
-İbrahim Tenekeci? -Mevcut.
-Cengiz Aytmatov? -Öldü.
-Bülent Ortaçgil? -Mevcut.
-Ahmet Kaya? -Öldü.
-Perihan Mağden? -Mevcut.
-Fikret Kızılok? -Öldü.
-İbrahim Altınsay? -Mevcut.

9 Şubat 2009 Pazartesi

nadasa bırakıp gittiniz bizi...


iki büyük adam yan yana...
iki güzel insan aynı fotoğrafta...

Zamanı durduracak şeylerin varlığına inansaydım kesinlikle fonda "nadas" olurdu.
İçinde "ürker tenhalığım" geçen her şey güzeldir ayrıca.
"Gözlerim bitti" hangi şiirde geçse unutulmazdır zaten.
"Hiç bir şey diyen bir cümlenin ortasına terk edilmiş bir kelimeyim" diyorsa herhangi birisi az açık çayı sırtımda taşırım belki iki çift laf söyler de konuşuruz diye...
2000'li yıllarda hem LGS'ye hem ÖSS'ye çalışmış bir bünye olarak söylüyorum ki Feridun Düzağaç "hiç bir deneme sınavını kaçırmayan bir öğrencinin dershane yoluna terk edilmiş bir cevap anahtarı" kadar bile değerli değildir kanımca.
Taksitlerden ve kredi kartlarından ibaret olan şu yeni dünyada hepimiz müşteri olduğumuzdan beri; kapalı bir zarfın içindeki bedelimiz kadar değerliyiz kıymetler borsasında...
Gazetelerin ekonomi sayfasını anlayan bir avuç insan olmadığımız çok aşikar, likidite probleminin ne olduğu hakkında hiç bir fikrimizin olmadığı da besbelli, döviz sepetiniz de yerle bir olsun ayrıca,bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor...
Herhangi bir cümlenin herhangi bir yerinde "kredibilite" geçiyorsa ve o kelime-ya da şey- sizi rahatsız etmiyorsa "nadas" sizi hiç ama hiç ilgilendirmiyor demektir, yolunuza devam edebilirsiniz...
Cüzdanınızdaki kredi kartlarınız biriktirdiğiniz tiyatro biletlerinden fazlaysa ya da ticari zekanız sizi kar marjı yüksek işlere yöneltiyorsa "nadas" sizi hiç alakadar etmeyecektir, selam dahi vermeden geçiniz...
Transkriptinize bakıp kendinizi üst düzey bir yönetici olarak hayal ediyorsanız, türk ekonomisi bahsi açıldığında yapısal reformlardan ve mali disiplinden bahsediyorsanız, "marketing yourself" ya da "piyasanın kaymağını toplamak" gibi dünyalı hedefleriniz,stratejileriniz varsa "nadas" size hitap etmeyecektir,lütfen gidiniz...
Kandil gecelerinde,bayramlarda ve belirli gün ve haftalarda size gelen mesajlardan birini seçip tüm arkadaşlarınıza gönderiyorsanız "nadas" sizin ikliminize ters gelecektir,hem sinüzitiniz de var,terk edebilirsiniz buraları...
Emin olun arkanızdan hiç kimse "buralardan gitme"demeyecektir, siz gittiniz diye hiç kimsenin "gözleri çürümeyecektir", hiç kimse sizin gitmemeniz için "buraların gitmesini" teklif etmeyecektir.
Rahat olun sizin gitmeniz "çiçeklerini sevgiyle büyüten","emaneti yalnızlık olan" ve bir şekilde dünyasına "nadas" enjekte edilmiş insan evlatlarını rahatsız etmeyecektir...

4 Şubat 2009 Çarşamba

ADRESLER UNUTULUR,KAPILAR ASLA!


-loreena ve tüm benzerlerine...

Kapının temel işlevidir kapatmak.Kapalı durmasıdır makbul olan.
Kapalı kapılar ardındayızdır çoğu zaman.Kapanırız büyükce bir odanın köşesine.
Haklarımız ve borçlarımızı düşünürüz mesela ya da haklıları ve borçluları...
Çok düşünürüz,çok konuşuruz,çok ağlarız ama kapılar kapalıdır çoğu zaman.
Türküler parolasız girer o kapıdan içeri,ah edip inleyenler de hakeza.
Kapının kapalı olmasından mütevellit kapanırız belli başlı adamların dizinin dibine.
Esas duruşa geçtiğimiz satırlar ve sesler belleriz orada.
Sinirleri çok evvelden alınmış gibi konuşan dostlar ediniriz kapıların ardında...Neşet Ertaş'ın sırtından eksik etmediği oduncu gömleğini giyeriz kimsenin olmadığı odamızda,"sisli şarkılar" tutarız yanıbaşımızda,görmezden gelemeyiz eski bir dostu-her ne kadar çok değişmiş olsa da yüzü-,uzunca bir müddet bize esmeyi anlatan rüzgara sığınırız ve o rüzgar bizi yanlız bırakmaz,kapının altından da olsa gelir yamacımıza usulca...
Yakın tarih,kültürel yozlaşma,hukuk metodolojisi,iktisadi doktrinler tarihi ve daha nicesine yer yoktur kapılar kapandıktan sonra.Sosyolojik açılımlardan da geçeriz kendi başımıza kaldığımızda.
Yalnızca esaslı hatalar ve esaslı hataları yapabilecek esaslı taraflara yer vardır kapının kapandığı geniş zamanlarda...
Biz bize kalırız işte o zaman,cümlelerimiz yeniden devrikleşir,takım elbiseden sıyrılırız,müşterek kararnamelerden çıkmış bürokrat olmaktan kurtuluruz ve açılırız yitik cennetimize.
Kapandıkça kapılar,görür oluruz bir zamanları...
Kapattıkça kapıları,hatırlarız kendimizden olanı...
Kapanınca kapılar,yeniden severiz belki kapalı olmayanı...

31 Ocak 2009 Cumartesi

hayırdır sayın başbakan,çok şovmen gördüm sizi...


Davos'tan kareler / 20


Yakın tarihimize baktığımız zaman birçok renkli simayla karşılaşırız.Nev-i şahsına münhasır hadi Romalılar alınmasın "sui generis" isimler çıkar karşımıza.Zihnimizde görüntüler oluşmaya başlar."Olacak O Kadar" tadında parodilerle neşeleniriz çoğu zaman.Dost meclislerinde büyüklerimizden dinlediğimiz hikayeler gelir aklımıza, sloganlar atarak doldurdukları meydanların heyecanıyla anlatan amcaları dinleriz büyük bir iştahla.
Ecevit-Demirel-Erbakan üçlüsü bir aradadır mesela ve olanca naifliğiyle tartışırlar dış politikamızı TRT ekranlarında.
Sakıp Sabancı kriz sonrası meşhur konuşmasını yapmaktadır o sevimli hitabıyla.
Naim Süleymanoğlu yurda inmiştir omuzlarda,Kaptan Bülent uefa finalinde kolunu sarmış ve gemisini terk etmemiştir takımın en zor anında ve daha niceleri vardır kişisel hatıratımızda...
Saydıklarımın hepsi hayata karşı duruşu olan,dünyaya muhalefet şerhi düşen adamlardır.
Hiçbir menfaat dengesi yollarından ayırmamıştır onları-demirel için biraz şüpheliyim ama eğlenceli adamdı nihayetinde- hiçbir vaat alıkoymamıştır kendi masallarından onları.
Şimdi sorabilirsiniz: -peki tayyip ne yana düşer usta?
Cevap veriyorum: -her yanım ağrıyor şov yapma bana,iş yap usta.

ne güzel köşecimizdin sen perihan abla...


perihan mağden'de kendi köşesine çekildi.
benim de kesip sakladığım aylar öncesinden bir yazısıydı 2 tuhafiyeci.
2 Tuhafiyeci

Dükkânınızın olduğu Çarşı’yı hiç sevmezsiniz.
Bir günden öbür gün’e yerleşmemiştir bu duygu: önce cılızdan filiz verip sonra giderek yeşermiştir.
Bir zamanlar, iyi-kötü çayını içip tavla oynadığınız diğer dükkân sahiplerinin, giderek daha dolandırıcı, daha adi, daha palavracı kesildiğini görmüşsünüzdür.
Ya da onlar hep öyledirler de; siz giderek ince eleyip sık dokur olup hayatınızda, onlara katlanamaz hale gelmişsinizdir.
Bir-iki ağız dalaşı, sizin onlar hakkındaki görüşlerinizi haykırdığınız kavganın akabinde, yüzlerini dahi görmek istemediğinize, karar vermişsinizdir.
Artık Çarşı’da yalnızsınızdır. Ama dükkân sahibi olmak bunu kaldıracak bir iştir. Sabahları gelip dükkânınızı açar, içerdeki malların kaliteli ve bol çeşitte olmasına azami dikkâti gösterir, dükkânı iyi tutar, akşamları kepenkleri indirip çeker gidersiniz.
Çarşı’daki mutlak yalnızlığınız kendi tercihiniz olduğu için de, bir müddet sonra ne denli yalnız çalıştığınızı fark bile etmez hale gelirsiniz.
Derken bir sabah tam yanı başınızdaki köhne ve boş dükkânın tutulduğu, dikkâtinizi çeker.
Dükkân açıldığında, Yeni Tuhafiyeci’nin (tesadüfe bak) çocukluk arkadaşınız olduğunu görüp sevinirsiniz.
Sevinciniz her gün katlanır. Arkadaşınızın tuhafiyecilikten anladığı, sizinkiyle aynıdır. Üstelik çok hoşsohbet bir zattır. Tuhafiyecilik üstüne, Çarşı üstüne, dükkân sahiplerinin niceliği üstüne ahbabınızla konuşmaya başlarsınız.
Konuşmalar uzar: dükkânlarınız daha erken açılıp daha geç kapanır. Tuhafiyeciler Çarşısı’na birlikte inilip mallara bakılır. Hemen aynı şeyler beğenilir. Yalnızca dükkânlarınızdaki düzen farklıdır.
Çarşı’nın geri kalanı en az sizin kadar, arkadaşınızın sinirine gitmektedir.
Diğer dükkân sahiplerinin lagarlığı, kazıkçılığı, iffetsizliği, dangalaklığı aranızda bitip tükenmek bilmez sohbet konularına dönüşür.
Onca yıllık dükkân sahipliğinden sonra; işiniz ilk defa bir espri, bir dayanışma hissiyatı, bir paylaşım neşesi kazanır.
Güzel havalarda tabureleri dışarı atıp tavla oynarken, diğer dükkân sahiplerini çekiştirip gülersiniz. Gülünecek hallerine güler, ağlanacak hallerine söversiniz.
Çin Malı’nı hakiki diye dayayanları, Arap Malı’nı ‘İtalya’dan dün getirdim’ diye gazlayanları, eprimiş, bozuk nesnelerini ‘hiç modası geçmez ağbicim bunların’ diye müşterilerine kakalayanları birlikte seyretmek, ayrı bir zevktir.
Yalnızlığın kızgınlığının yerini, aynı kofluklara aynı gözler ve gözlüklerle bakan 2 Tuhafiyeci’nin keyfi almıştır. Çarşı’da dükkân sahibi olmak, size hiç bu kadar iyi gelmemiştir.
Günler, günleri kovalar.
Bir gün ahbabınız gelip dükkânını açmaz. Ertesi gün de.
Çarşı’ya döndüğünde bazı şeylerin kendisini nasıl sıktığını, tahammül seviyesini aştığını anlatır.
Panik içinde onu itidale davet edersiniz. Hem bu dostluğu kaybetmenin korkusu, hem de bu denli iyi 1 Tuhafiyeci’nin Çarşı’dan çekip gitme ihtimali, size çok ağır gelir.
O kadar çok konuşursunuz ki, ahbabınız belki de sırf sizin hatırınız için, o Dallamalar Çarşısı’nda dükkân sahipliğine devam eder.
Ama vazo; bilirsiniz ki, kırılmıştır.
Nitekim arkadaşınız biriktirir, biriktirir, o Çarşı’da daha fazla kalmaya tahammülünün kalmadığını sonunda ilan eder.
Çok fena, bozulursunuz. Çok derin, üzülürsünüz. Bunca yıldan sonra Çarşı’nızda açılan o çiçek gibi dükkân, kapanacaktır.
O kadar beğendiğiniz tuhafiyeci dükkânı kapanacak, izbe ve küçük bir boşluk yeniden yerini alacaktır.
Aynen o Çarşı’ya yakıştığı üzre. Çekilmiş bir ön diş gibi: Bir boşluk, karanlık arkadaşınızın dükkânının yerine.
Çarşı’da öyle yapayalnız kalırsınız.
Topladı ahbabınız mallarını. Gelip vedalaştı sizinle. Tabii ki görüşürsünüz, konuşursunuz. O sizin çocukluktan arkadaşınız.
Ama: tuhafiyecilik hiç bu kadar zevkli olmamıştı. Siz, dükkânınıza hiç bu kadar iyi bakmamıştınız. Dükkân mesaileri hiç bu kadar neşeli geçmemişti.
Çok hoş bir dönemdi sizin için.
Çok kısa sürdü. Ve bitti.