
Midibüs diye kategorize edilen bir araçta yolculuk yapıyorken bulursanız kendinizi ve o aracın radyosu açıksa;bilin ki zorlu bir yolculuk sizi bekliyor bir akşam sonu eve dönüş yolunda...
Eğer o aracın içinde ergenlik çağı ile askerlik çağı arasındaki o dar vakte sıkışmış gençler çoğunluktaysa,eğer o aracın içinden "piyasanın durgunluğu,krizin iyiden iyiye kendini hissettirmesi,havaların soğuması" muhabbetleri geçiyorsa;
kendinizi bırakmak yerine kulak kesilin o radyoda çalan şarkılara...
Eğer o aracın içinde hali hazırda tek "üniversite talebesi" olarak yolculuk halindeyseniz,sizin zihninizden geçen "hattı müdafaa yoktur meşru müdafaa vardır,o meşruluk tüm hukuktur" kelime oyunlu cin fikirler yerini ismail yk,ebru gündeş,ibrahim erkal üçlüsüne bırakmışsa;daha fazla düşünmek yerine eğin başınızı ve usul usul dinleyin söylenenleri.
Saat tam 6'da ilerlemeye başlıyor midibüsümüz.-ne kadar da itici bu midibüs kelimesi bundan sonra otobüs diye hitap edecem,nedir ya galeri sahibiyiz sanki-
İnceden inceye sızılar başlıyor,dünyanın geçiciliğine dair metaforlar parlıyor zihnimde,yolculuk üzerinden siyasetler üretiyorum kendi kendime,hikayeler yazıyorum saklı bir gözyaşının eşliğinde,şiirler kazınıyor yüreğimde...
Ağır ağır ilerleyen bir otobüsün içinde,yarıp geçiyorum nil'i musa'nın dizi dibinde,alp er tunga ölmedi diye haykırıyorum feleğin gözü önünde,dünyanın bütün "zeki müren" lerine inat biat ediyorum tom waits abimize.
Hava yavaş yavaş kararıyor otobüsün ilerlemesiyle...
İçim bir garip oluyor nedense,sinsice şakaklarıma düşüyor baş ağrısı.
Uzun zamandır aklıma gelmeyen hapı özlüyorum birden.Bir majezik olsaydı diyorum kendi kendime.Bir majezik neyi çözmezdi şimdi.
O asil mavilik nereden de düştü aklıma.Bazen sırf o hap için vücudumun baş ağrısı salgıladığını düşünüyorum.Ah majezik ah...
Yolculuğun ilerlemesiyle havanın kararması arasındaki doğru orantıyı keşfediyorum daha sonra.
Kalbim yine ele veriyor günahlarımı tıpkı yaşlandıkça boyumuzun kısalması gibi.
Yolculuğun ilerlemesi manzarayı karartıyor ne yazık ki tıpkı yaşlı bir dedenin ayağını saran mestin kara rengi gibi...
Yolculuk ilerledikçe otobüsün farları aydınlatıyor önümüzü tıpkı katarakt ameliyatı sonrası renkleri yeniden keşfeden yaşlı amcalar gibi...
Yolculuk olgunlaştıkça yorgun bedenlerin gözleri kapanıyor belli belirsiz tıpkı tüm arkadaşlarını kaybetmiş bir amcanın mezarlıktan hüzünlü çıkışı gibi...
O kadar çok çağrışımlar parlıyor ki zihnimde nefes alamaz oluyorum.
Sol elimi sol dizimin üzerine sessizce teslim edip,sağ yanağımı pencerenin soğuk yüzüne yaslıyorum tevekkül içinde...
Otobüs şoförüne gözüp çarpıyor bir ara.
Eğer "gamsız" konulu bir fotoğraf yarışması olsaydı kesin abimizin fotoğrafı kazanırdı.
Nasıl da galesiz galesiz yola bakıyor...
Şoförden sonra can sıkıntısının da verdiği iştahla göz gezdiriyorum otobüsün içinde.
Saçlarını özenle taramış abimiz sessizce yolu takip ediyor,
tam arkasında saçları anadan dağınık biri lise 2'den terk bakışıyla yüzüme bakıyor hemen yanıbaşında bir başka abimiz elindeki tespihiyle mutlu mesut bir hayatı paylaşıyor...
Umutsuzca vazgeçiyorum otobüsteki yolcuları takip etmekten.
Eve dönüyorum,kalbime dönüyorum,şarkıya dönüyorum...
Yolculuk hala devam ediyor belki...
Gamsız şöfor umarsızca ilerliyordur yollarda,askerlik anıları yankılanıyordur otobüste...
Otobüs ve yollar...
Şimdi daha iyi anlıyorum birçok meseleyi.
Cümle kurabilme yeteneğimden ilk defa utanıyorum mesela.
Kitap okuma hevesimin azaldığını hissediyorum en basitinden.
Evet,yine aynı yere geldik,yine çıkmaz sokaklar,yine kısır döngü,yine tutarsızlık...
Günlerdir düşündüğüm o "ince hastalık" yeniden istila ediyor tüm yaşam alanlarımı.
Tüm asansörleri ve tüm aynaları kırmak istiyorum yeniden...
Sahte,steril,soğuk,sığ tüm masalımı yerle bir etmek...
Evet,dönüp dolaşıp yine aynı kafa karışıklığıyla kalıyorum kendi halimde.
Tek bir kelime var artık heybemde:halkımız...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder