29 Ekim 2009 Perşembe

zarif ihanetler...

yürüdüm, yürüdüm, yüzlerce yürüdüm, yüz, ler, ce, yürüdüm.
üzerinde düşünülmemesi gereken konuları da alarak yanıma, ayaklarıma gökkuşağında bulunan tüm renklerde suların inmesine aldırmadan, bazı kötü alışkanlıklarımı da yanıma alarak yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
dilimde nurettin rençber, ahmet kaya, fede şarkılarıyla, şehrin insanı, şehrin insanı terennümleriyle, ulu orta, densiz ve keyifsiz yürüdüm.
Gülten’in Ahmet ini sevdiği kadar severim seni diyerek, cinnet modernimizi dilimize dolayıp tütünü tellendirerek, utana sıkıla, ağlaya sızlaya, yorula darıla yürüdüm.
haziranda ölmek zor da ekim de ölmek, soyadı kontenjanından girilen memurluk mu birader.
sokağa çıkma yasağına az kalmadı, zaten seksendokuzluyum, zago’nun yaptıkları dışında darbe mi gördük, huzurlu bir çocukluk, neşeli bir gençlik geçirdin işte, ne konsey, ne milli şef, olmadı, olduramadı, demokrasinin beşiğinde büyüdün, meşalelerle, çağın gereklerine uyarak, modern eğitimin tezgahlarında törpülenerek, ehlileştirilerek, eğerek başını, usul usul.
git git bitiyor neticede, atla deve arasındaki yedi fark değil ya, hülasa bitecek işte, gün akşamlıdır, o mermer sütunlarla varlığını sürdüren ne varsa, başkentler mesela, başkentin içinde olanlar, başka bir kentte yaşamına devam edenler, bitecek, sona erecek, nihayete erecek,
geym ovır’a filan gerek yok, dı end yazdığı anda kararacak ekran.
film şeridini yolda görsem tanımam, onun için cümle içinde kullanamayacağım, hem zaten yürürken hayatım filan gözümün önünden geçmedi.
bayram namazını bir türlü öğrenemeyen çocuğun yanındaki amcadan göz ucuyla yardım almasını düşünerek yürüdüm.
iki iç açının toplamı, komşusu olmayan, şehrin en ücra mahallesinde oturan, huysuz ve almancı teyzenin dış kapısının mandalına eşittir.
kendi yörüngende dönmeye devam et dünya.
siyah beyaz yürüdüm.

25 Ekim 2009 Pazar

yeraltı

“Ben hasta bir adamım… Ters bir insanım ben… Hiç de gösterişli biri değilim. Karaciğerimden hastaymışım gibi geliyor bana. Ama hastalığımın bir urdan ileri geldiğini sanmıyorum. Daha doğrusu neremin ağrıdığını bilmiyorum”
işte böyle başlıyor Yeraltından Notlar.
insan evladının kurduğu bir cümlelerdi şüphesiz bunlar. kanırta kanırta kopup gelmişti.
tüm organların işlevini yitirmesi gerekirdi bu olanların varlığı için. Dostoyevski’nin varlığı Fiodor Mihayloviç Dostoyevski’nin varlığına engel teşkil ediyordu. böyle bir vaziyette olmak demek, yok olmak demektir zira. böyle bir adam olamaz, yaşamamıştır, yoktur.
aleladeliğin tam ortasına ateşler içinde, sara nöbetlerden geçtim artık ölüm döşeklerinden arta kalmış gibi düşüyor. şehri baştan başa yürümek gerek, tüm pozitif bilimin canı cehenneme deyip, kendini yüksekçe bir binanın üzerinden yeraltına bırakmak, çok ama çok düşünmek, kapanmak gerek bunun üzerine.
dünyayı bir kenara bırakamayız eyvallah. istesek de durmaz zaten kendi köşesinde. sonuçta okula gitmek için binmemiz gereken bir tramvay var ya da okulun hemen kapısında bir adam bizden kimlik göstermemizi isteyecektir, densizin biri üçüncü sınıf bir bar bozmasında akla aykırı şarkılar söyleyecektir ve biz o caddeden geçerken kulaklarımıza ihanet getmek zorundayızdır, façalı bir arabaya sahip olmaktan başka vasfı olamayan yaşıtlarınızdan bir delikanlı son surat geçecektir yanınızdan, netice de yaşamaktayızdır.
durup düşünmeye vaktimiz yok diye kendimizi kandırmakta üstümüze yoktur. sorumluluklarımızın farkında olmak gibi ucube bir ödev edinmişizdir kendimize. öyle ya bitirmemiz gereken bir okul, alınması elzem bir diploma, tutulması gereken bir işimiz olmalıdır yaşadığımız zaman diliminde, 21.yüzyılın bize rast gelen yıllarında.
kitaba geçelim, kitaba, kitaba, kitaba.
Yeraltından Notlar arka bahçede unuttuğumuz ve hatırlamak istemediğimiz çocukluğumuzdur, gerçekleşmeyen ve ardında kocaman bir yara bırakan hayallerimizdir, bulaşmadığımız yıllardır, iki kişi oturunca üçüncünün vicdanımız olduğu zamanlardır, bir öğle sonu gittiğimiz ateşbaz veli türbesinde kaldırıma oturup kalkamamaktır.
iki kere bir iki, iki kere iki dört, iki kere iki asansörde bize bakan kendimiz, iki kere iki gizli saklı tutulan orucumuz, iki kere iki bin dokuz yüz seksen dokuz, iki kere iki gündüz panjurları kapanınca geceye dönüşen oda, iki kere iki şarjı çabuk biten telefon.
“Hey Tanrım, eğer herhangi bir nedenle doğa yasalarıyle iki kere ikinin dört ettiği benim hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bu matematikten? Kuşkusuz, duvarı delebilecek gücüm olmasa, mutlaka deleceğim diye üstelemem; ama önümde yıkmaya gücümün yeteceği bir taş duvarın bulunmasına da razı olamam doğrusu” (syf.17)
tüm bildiklerimizi gözden geçirme vakti.
sözün bizim sözümüzle irtibata geçmesi gerekiyor, daha doğru bir dünya için bunu yapmak zorundayız. önüne konulan yemeklerden nefret edenlerin kitabıdır Yeraltından Notlar.
güzergahın bizi bir yere götüremeyeceğine iyice kanaat etmiş olanların kendilerine pusula bildikleridir yeraltı. daralanların, dara gelenlerin, sığamayanların, soluğu kesilenlerin, reyhan rengi bir acıyı koynunda taşıyanların, hülasa şu hayatta varlığına dair şüphelerden kendini arındıramayanların, hadi söyleyeyim de kurtulayım tutunamayanların kitabıdır yeraltı.
“Çünkü bizler, az ya da çok, yaşama alışkanlığını yitirmiş, aksak aksak yürümeye çalışan insanlarız. Hem de asıl “gerçek yaşam”dan iğrenecek, onun adını bile işitmek istemeyecek kadar yabancılaşmışızdır. Bu yadırgamayı, asıl “gerçek yaşam”ı bir iş, bir görec sayacak, bu yaşamı kitaptan öğrenmeyi her şeyden üstün tutacak kadar da ileri götürmüşüzdür işi.” (syf.154)
“Gerçekten de böyleydi bu; işte burada kendi kendime şu yersiz soruyu sordum: Acaba kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten bir acı mı daha iyidir? Evet, hangisi daha iyidir?” (syf.153)

Dostoyevski,Yeraltından Notlar, Cem yayınevi,3.Basım.

23 Ekim 2009 Cuma

öyle işte...

fonda çalan şarkılara itimat etmek istiyordum oysa.
zamanın geçmesinden şikayetçi değildim ki, bir ikindi sonrası içilen az açık çaydan memnundum, arada bir dinlediğim müslümden mesela, biraz hayırsız olsam da ziyaretine gittiğim dostlardan, gece yarısı tren bekleyen yolcuların yanında istasyonda oturmaktan, ha bugün ha yarın keseceğim derken uzayan sakallarımdan, evet evet ziyadesiyle razıydım olanlardan.
ipe sapa gelmez hayallerim mevcut hala. ekmeğin bedava olması fikrine inanıyorum, "hayırlısı,kısmet,nasip" ve türevlerine biat etmişliğimde herhangi bir şüpheye yer yok, orhan pamuk gelse başım gözüm üstüne, bilgisayarımın bir köşesinde ömer karaoğlu var, akif inan bir gece yarısı düşüyor ekranıma, kitaplığımda aynı anda hem rasim özdenören hem de ferhat kentel mevcut, yaşıyorum işte.
gece yatmıyorum, sabah kalkmıyorum, devam zorunluluğu olmayan bir fakülteye devam etmiyorum, "olmasa mektubun" hala yasaklı, dinleyemiyorum.
zamandan ve mekandan münezzeh olana inanıyorum.
şimdi neden askerin bavuluna konulacaklar gibi sıraladım tüm bunları diye soran olursa verecek hiçbir cevabım yok, böyle bir sorunun muhatabı olmak fikri bile ürkütücü, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum.
yeraltından notlar'ı okudum bu hafta. yeraltı, evet nasıl da devcileyin bir böceğe dönüşecek gibi duruyor, nasıl da 21.yüzyılımıza -yüzyıl hiçbir zaman bizim olmayacak olsa da- hiç yakışmıyor, 21.yüzyılımız nasıl da yakışmıyor yeraltına.
dostoyevski büyük adam değil aslanım, biz çok küçük kalıyoruz yanında.
gönlümüzde yatanların, kısa ve uzun vadedeki hedeflerin ahlaksızlığını birisinin söylemesi gerekiyordu, dostoyevski söylemiş işte, o kadar.
öyle ya sen gece yarılarında, kimsenin olmadığı odanda, yapayalnız yusuf atılgan okurken, ileride rahat bir yaşamının olması için ertesi gün okula gidiyorsan, haftasonu daha fazla kazanmak için ders kitabı alıyorsan, okul kantininde herhangi bir devlet memuru olmanın hayalini kuruyorsan, elbette dostoyevski büyük olacaktır.
hep aynı yere mi geliyorum, peki, konuyu değiştiriyorum o zaman.
bu sene tüm arkadaşlara bir mutsuzluk tebelleş oldu.
kimi arasam kırgın, kiminle konuşsam neşe yoksunu. ülkemin bambaşka yerlerinde de olsalar hep aynı dertten muzdaripler, mutsuzluk, mutsuzluk, mutsuzluk.
bana da kelimelerin gücüne sığınarak cümle kurmak kalıyor, bir teselli vermek.
zaten oldukça dar olan çevremdekilerin mutsuz olmaları, haliyle beni de daraltıyor.
hiç öyle -kardeşim koca koca adamlar oldular, ne o öyle okuma bayramındaki şiirini ezberleyemen çocuk yanları, diyecek halim yok, iyi bilirim ki çok zordur karlı bir gece vakti uyandıracak bir dostu olmamak.
dünyanın türlü telaşesi var kabul. soruların çeşidi artmakla birlikte elimizde yeterince cevabın olmaması ürkütüyor bizi.
"yeni alınmış halıya çay dökmek" suçunun faili olmak zorundayız.
uslu ve güzel güzel oturamayız o köşede. vitrindeki menkul mallar kırılacak herhangi bir sarsıntıda, bundan kaçamayız, özüne zarar vermeden taşıyamıyorsak kalbimizi bir başka bedene, elbette üzülmek zorundayız herhangi bir yalnızlık sonrasında kendi köşemizde.
sabah kalkınca gidecek bir yerimiz yoksa, öyle her dara geldiğimizde sığınacak bir kuytuluk kalmadıysa şu yalan dünyada, üzgünlüğümüze sürülecek bir merhemin formülünü bulamıyorsa modern tıp, yapacak bir şey yoksa, oturup ağlamaktan hemen sonra gelmeliyiz kendimize, elbette geçecektir, elbette, elbette, elbette.