“Ben hasta bir adamım… Ters bir insanım ben… Hiç de gösterişli biri değilim. Karaciğerimden hastaymışım gibi geliyor bana. Ama hastalığımın bir urdan ileri geldiğini sanmıyorum. Daha doğrusu neremin ağrıdığını bilmiyorum”
işte böyle başlıyor Yeraltından Notlar.
insan evladının kurduğu bir cümlelerdi şüphesiz bunlar. kanırta kanırta kopup gelmişti.
tüm organların işlevini yitirmesi gerekirdi bu olanların varlığı için. Dostoyevski’nin varlığı Fiodor Mihayloviç Dostoyevski’nin varlığına engel teşkil ediyordu. böyle bir vaziyette olmak demek, yok olmak demektir zira. böyle bir adam olamaz, yaşamamıştır, yoktur.
aleladeliğin tam ortasına ateşler içinde, sara nöbetlerden geçtim artık ölüm döşeklerinden arta kalmış gibi düşüyor. şehri baştan başa yürümek gerek, tüm pozitif bilimin canı cehenneme deyip, kendini yüksekçe bir binanın üzerinden yeraltına bırakmak, çok ama çok düşünmek, kapanmak gerek bunun üzerine.
dünyayı bir kenara bırakamayız eyvallah. istesek de durmaz zaten kendi köşesinde. sonuçta okula gitmek için binmemiz gereken bir tramvay var ya da okulun hemen kapısında bir adam bizden kimlik göstermemizi isteyecektir, densizin biri üçüncü sınıf bir bar bozmasında akla aykırı şarkılar söyleyecektir ve biz o caddeden geçerken kulaklarımıza ihanet getmek zorundayızdır, façalı bir arabaya sahip olmaktan başka vasfı olamayan yaşıtlarınızdan bir delikanlı son surat geçecektir yanınızdan, netice de yaşamaktayızdır.
durup düşünmeye vaktimiz yok diye kendimizi kandırmakta üstümüze yoktur. sorumluluklarımızın farkında olmak gibi ucube bir ödev edinmişizdir kendimize. öyle ya bitirmemiz gereken bir okul, alınması elzem bir diploma, tutulması gereken bir işimiz olmalıdır yaşadığımız zaman diliminde, 21.yüzyılın bize rast gelen yıllarında.
kitaba geçelim, kitaba, kitaba, kitaba.
Yeraltından Notlar arka bahçede unuttuğumuz ve hatırlamak istemediğimiz çocukluğumuzdur, gerçekleşmeyen ve ardında kocaman bir yara bırakan hayallerimizdir, bulaşmadığımız yıllardır, iki kişi oturunca üçüncünün vicdanımız olduğu zamanlardır, bir öğle sonu gittiğimiz ateşbaz veli türbesinde kaldırıma oturup kalkamamaktır.
iki kere bir iki, iki kere iki dört, iki kere iki asansörde bize bakan kendimiz, iki kere iki gizli saklı tutulan orucumuz, iki kere iki bin dokuz yüz seksen dokuz, iki kere iki gündüz panjurları kapanınca geceye dönüşen oda, iki kere iki şarjı çabuk biten telefon.
“Hey Tanrım, eğer herhangi bir nedenle doğa yasalarıyle iki kere ikinin dört ettiği benim hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bu matematikten? Kuşkusuz, duvarı delebilecek gücüm olmasa, mutlaka deleceğim diye üstelemem; ama önümde yıkmaya gücümün yeteceği bir taş duvarın bulunmasına da razı olamam doğrusu” (syf.17)
tüm bildiklerimizi gözden geçirme vakti.
sözün bizim sözümüzle irtibata geçmesi gerekiyor, daha doğru bir dünya için bunu yapmak zorundayız. önüne konulan yemeklerden nefret edenlerin kitabıdır Yeraltından Notlar.
güzergahın bizi bir yere götüremeyeceğine iyice kanaat etmiş olanların kendilerine pusula bildikleridir yeraltı. daralanların, dara gelenlerin, sığamayanların, soluğu kesilenlerin, reyhan rengi bir acıyı koynunda taşıyanların, hülasa şu hayatta varlığına dair şüphelerden kendini arındıramayanların, hadi söyleyeyim de kurtulayım tutunamayanların kitabıdır yeraltı.
“Çünkü bizler, az ya da çok, yaşama alışkanlığını yitirmiş, aksak aksak yürümeye çalışan insanlarız. Hem de asıl “gerçek yaşam”dan iğrenecek, onun adını bile işitmek istemeyecek kadar yabancılaşmışızdır. Bu yadırgamayı, asıl “gerçek yaşam”ı bir iş, bir görec sayacak, bu yaşamı kitaptan öğrenmeyi her şeyden üstün tutacak kadar da ileri götürmüşüzdür işi.” (syf.154)
“Gerçekten de böyleydi bu; işte burada kendi kendime şu yersiz soruyu sordum: Acaba kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten bir acı mı daha iyidir? Evet, hangisi daha iyidir?” (syf.153)
Dostoyevski,Yeraltından Notlar, Cem yayınevi,3.Basım.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder