fonda çalan şarkılara itimat etmek istiyordum oysa.
zamanın geçmesinden şikayetçi değildim ki, bir ikindi sonrası içilen az açık çaydan memnundum, arada bir dinlediğim müslümden mesela, biraz hayırsız olsam da ziyaretine gittiğim dostlardan, gece yarısı tren bekleyen yolcuların yanında istasyonda oturmaktan, ha bugün ha yarın keseceğim derken uzayan sakallarımdan, evet evet ziyadesiyle razıydım olanlardan.
ipe sapa gelmez hayallerim mevcut hala. ekmeğin bedava olması fikrine inanıyorum, "hayırlısı,kısmet,nasip" ve türevlerine biat etmişliğimde herhangi bir şüpheye yer yok, orhan pamuk gelse başım gözüm üstüne, bilgisayarımın bir köşesinde ömer karaoğlu var, akif inan bir gece yarısı düşüyor ekranıma, kitaplığımda aynı anda hem rasim özdenören hem de ferhat kentel mevcut, yaşıyorum işte.
gece yatmıyorum, sabah kalkmıyorum, devam zorunluluğu olmayan bir fakülteye devam etmiyorum, "olmasa mektubun" hala yasaklı, dinleyemiyorum.
zamandan ve mekandan münezzeh olana inanıyorum.
şimdi neden askerin bavuluna konulacaklar gibi sıraladım tüm bunları diye soran olursa verecek hiçbir cevabım yok, böyle bir sorunun muhatabı olmak fikri bile ürkütücü, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum.
yeraltından notlar'ı okudum bu hafta. yeraltı, evet nasıl da devcileyin bir böceğe dönüşecek gibi duruyor, nasıl da 21.yüzyılımıza -yüzyıl hiçbir zaman bizim olmayacak olsa da- hiç yakışmıyor, 21.yüzyılımız nasıl da yakışmıyor yeraltına.
dostoyevski büyük adam değil aslanım, biz çok küçük kalıyoruz yanında.
gönlümüzde yatanların, kısa ve uzun vadedeki hedeflerin ahlaksızlığını birisinin söylemesi gerekiyordu, dostoyevski söylemiş işte, o kadar.
öyle ya sen gece yarılarında, kimsenin olmadığı odanda, yapayalnız yusuf atılgan okurken, ileride rahat bir yaşamının olması için ertesi gün okula gidiyorsan, haftasonu daha fazla kazanmak için ders kitabı alıyorsan, okul kantininde herhangi bir devlet memuru olmanın hayalini kuruyorsan, elbette dostoyevski büyük olacaktır.
hep aynı yere mi geliyorum, peki, konuyu değiştiriyorum o zaman.
bu sene tüm arkadaşlara bir mutsuzluk tebelleş oldu.
kimi arasam kırgın, kiminle konuşsam neşe yoksunu. ülkemin bambaşka yerlerinde de olsalar hep aynı dertten muzdaripler, mutsuzluk, mutsuzluk, mutsuzluk.
bana da kelimelerin gücüne sığınarak cümle kurmak kalıyor, bir teselli vermek.
zaten oldukça dar olan çevremdekilerin mutsuz olmaları, haliyle beni de daraltıyor.
hiç öyle -kardeşim koca koca adamlar oldular, ne o öyle okuma bayramındaki şiirini ezberleyemen çocuk yanları, diyecek halim yok, iyi bilirim ki çok zordur karlı bir gece vakti uyandıracak bir dostu olmamak.
dünyanın türlü telaşesi var kabul. soruların çeşidi artmakla birlikte elimizde yeterince cevabın olmaması ürkütüyor bizi.
"yeni alınmış halıya çay dökmek" suçunun faili olmak zorundayız.
uslu ve güzel güzel oturamayız o köşede. vitrindeki menkul mallar kırılacak herhangi bir sarsıntıda, bundan kaçamayız, özüne zarar vermeden taşıyamıyorsak kalbimizi bir başka bedene, elbette üzülmek zorundayız herhangi bir yalnızlık sonrasında kendi köşemizde.
sabah kalkınca gidecek bir yerimiz yoksa, öyle her dara geldiğimizde sığınacak bir kuytuluk kalmadıysa şu yalan dünyada, üzgünlüğümüze sürülecek bir merhemin formülünü bulamıyorsa modern tıp, yapacak bir şey yoksa, oturup ağlamaktan hemen sonra gelmeliyiz kendimize, elbette geçecektir, elbette, elbette, elbette.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder