7 Şubat 2012 Salı

MADDE 235.

cami avlusunu bir metafor olarak değil gerçekliğin tam kendisi olarak yazdım şimdi.
anıların anlatılma anları ile ilgili birtakım cümleler kurmuştum, zihnimdeydi hepsi, bir bir sıralayacaktım. ekrandan da olsa okunacaktı en nihayetinde.
sakız çiğniyorum.
yaşanmışlıkların arttıkça yüzündeki çizgiler belirginleşir, hayatın korelasyonudur bu. kaçınılmazdır. en rahat insan bile yüzünü estetik cerrahın emin ellerinde bulabilir. yıllar önce dinlemiştim birisinden yer altı kaynakları üzerinden cevhere engel olunamayacağı örneğini. diyordu ki, bir yer altı kaynağının çıktığı yeri kapatırsınız aradan bir vakit geçer ve başka bir yerden çıkar onu da kapatırsınız gider başka bir mecra bulur kendisine filan işte uzar gider, kırk yaş üzerinde ve anektod anlatmaktan hoşlanan bir adam olsaydım daha bir tatlı anlatabilirdim ama üzgünüm. üzgünüm evet çünkü yaşadıkları arttıkça vücudun tepkileri öngörülemez oluyor, dayanılmıyor anladın mı? bunları neden yazdığımı bilmiyorum bir gün neden bunları yazdığımı anlarsam anladıklarımı yazacağım anladıklarım da anlaşılsın diye. evet yazma hızımda bariz bir yavaşlama var, peki umurumda mı, elbette hayır.
marx bilmem kaçıncı tezinde filozofların dünyayı yorumlaması ile onu değiştirmesi üzerine bir kelam etmiş. elbette filozofların hepsi bir gün ölecekti ve çok azı kaldı zaten ama dünya hala aynı dünya. bu kadar sığ yorumladım diye kimseye hesap verecek değilim.
sizler o ciltli kitaplarda mesela sekizinci ciltte aynı cümleyi yetmiş küsur fraksiyonda –fraksiyon burada pek olmadı ama yazması oldukça eğlenceli, yazabilirsiniz.
etkilenmiyorum. ilgimi çekmiyor sizin faaliyetleriniz. insan bir noktadan sonra –ki benim o noktaya gelmeme yıllar vardır, üç-beş dost kelamını, bir çay sohbetini –uyarmadan geçemeyeceğim hani bu yeni nesil makarnaların çayseviciliği gibi bir çay muhabbeti değildir, bir kır pikniğini, sade cümleleri özlüyor/muş. kimi zaman kendisinden beklenmeyecek hareketler sergileyen insanlar da kendisinin kotasını aşarak aynı duyguya kapılabilir. çünkü artık anlamıştır bir masanın etrafında yapılan çeşitli fikir teatilerinin soğuk bir kış akşamında yaşanabileceklerin yanında bir hiç olduğunu. anlamaktan öte yaşamıştır. elbette bütün bu okuduklarımız bir hiç değil ama az da olsa hayatta başımıza gelenler hep çok tok tutar ömrümüzü.
vikipedi’den marx’ın resmine baktım da hiçbir çıkarsama yapamadım, çok komik, insan bir şey yazarken başka bir şeye bakınca ondan ortalamanın üzerinde ilham alacağını filan düşünüyor, halbuki en nihayetinde sen bir yılda geçilecek dersi iki yılda geçmeye çalışan onu da başarıp başaramayacağı meçhul olan bir insansın, neyin kasıntısı bu.
ben daha cd kopyalamayı öğrenemeden memlekette fatih projesi kapsamında çocuklar tabletlerine kavuştular. bunun üzerine cüneyt özdemir’in yazısına baktım, yazıyı tamamlayamadım bile zira benim için de netten gazete okumak gibi bir şey olmasaydı ttnet’in anlamı belki de hiç olmayacaktı. gazetekeyfi.com’dan başka bir link bilmeden yaşadım yıllarca, blog sahibi olduğuma bile inanamıyorum ve tablet teknolojisinden bahsediyorsunuz. bu memlekette emeklilik yaşı 6o’ı geçti azizim,  öğretmenler tabletleri okulun dolabına kilitlerler söylemedi demeyin. öğretmen eve misafir geldiğinde, misafirin çocuklarının canı sıkılmasın diye, sınıftaki çocukların tebletlerini toplar eve götürür, misafirlerini gönüller şimdiden uyarıyorum. bu arada beden eğitimi dersinde o çocuklar tabletlerden lig maçlarını seyrederler, tarih dersinde muhteşem yüzyıl izlenir topluca ve en acısı öğretmen sınıfta akşam uyuyakaldığı için yarım kalan diziyi seyreder, çocuklara da kendisini rahatsız etmesinler diye bilmem ne uyduruk dershanesinin testlerini sessizce çözmelerini salık verir, bütün bunlar olacaktır, biliyorum ama tek umudum her sınıftan bir tane zehir çocuk çıkmasıdır, gerisi zaten kalan ömründe dizi seyredecek her akşam.

hamiş: bir yazı böyle bitmez ya da başı sonu bu kadar alakasız olmaz ama uzun bir aradan sonra idareli olmak lazımdı. bir idare istiyorum adlı şiiri armağan ederim herkese.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder