17 Aralık 2011 Cumartesi

ÜÇÜ BİR ARADA

                                               
Semboller üzerinden değerlendirmeler yapmak düşüncenin berraklaşmasına yardımcı olmaz çoğu zaman. Aksine sembollerin dünyası ile kurduğumuz irtibat arttıkça, yaşadığımız dünyanın gerçekliklerine yabancılaşırız. Cari olan hayatla, romantik hülyaların çekiciliği ayırt edilemez bir hal alır zamanla. Yaşadığımızı zannettiğimiz süreç ile yaşanan süreç arasındaki uçurum arttıkça bizim dünyayla olan ilişkimiz etken olmaktan çıkar edilgen hale dönüşür. Çünkü bizim reflekslerimiz bizatihi kendi gerçekliğimizden uzaklaşmış kendimizin gerçekliğinin yerini alan yapay gerçeklerin içinde kaybolmuştur üstelik kaybolmuşluk gerçekliğinin farkında olmadan. Kurguların içinde geçen zaman bütün bir ömrü kapladığı zaman söyleyecek sözün sınırı, kurgunun kırmızı çizgileri ile bir hale gelmiştir. Bizatihi insani tepkilerimizin yerini kurgunun oluşturduğu reaksiyonlar almıştır.
Kurgusal duruşmalarda son derece seri bir savunma metnini mehkemeye karşı sunan, argümanlarını dile getirirken hukukun bütün imkanlarından faydalanan, duruşmanın her anında dikkat kesildiği davasından geri adım atmayan savunma makamının durumu ne kadar içler acısıdır. Kurgusal duruşmanın her anında herkes bilir ki bu yaptıklarının kurgu olmaktan başka hiçbir gerçekliği yoktur, hayata dokunmayacaktır, hiç kimsenin hayatını değiştirmeyecek, kimseyi yerinden yurdundan etmeyecektir, risk yoktur, herkes kendisine verilen rolü en iyi şekilde oynamak için gayret göstermektedir. Kurgusal duruşma sonrası taraflar hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına kaldığı yerden devam ederler. Kurgusallığın içerisindeki hararetli konuşmaların, ateşli tartışmaların yerini, suya sabuna dokunmayan bir yaşam çoktan almıştır.  
Sokağa adım atar atmaz birçok kuramın insanı yalnız bırakmasının sebebi zihnimizin sürekli semboller üzerinden düşünmeye müptela olmasıdır. Sembol şehirler, sembol isimler, sembolleştirilmiş nesneler ve içinde sembol geçen onca kavram/kelime ile olan irtibatımıza baktığımız zaman, bizi saran yapaylığın farkına varmakta zorlanmayız. Kişisel tecrübelerimizden ziyade bizi hiç ilgilendirmeyen bir büyük tarihi tecrübenin ürünü olan sembol şehirler, bizim dünyamızda nasıl bir öneme haiz olabilirler ki. Safahat’ın sayfalarını çevirmemiş bir insan için, Akif’in “sembol isim” olması ya da “milli şair” sıfatı ne kadar dokunaklıdır.
Kurulduğu günden bu yana sermaye ile “kurgusal” bir ilişki kuran Boğaziçi Üniversitesi sakinlerinin bu hafta içerisindeki “Starbucks’ta Şenlik Var” etkinliği belki de anlatmaya çalıştığım sebeplerden ötürü etkisiz ve kurgusaldı. Kurumsal bir yapı olarak nesiller boyu sermayeye “ara eleman” mantığıyla “üst düzey yönetici” yetiştiren bir okulun öğrencisi olmak kadar gerçek bir şey yoktu eylemlerin özünde. Bugün içinde bulunduğumuz küresel iktisadi sistemin temel kavramlarına itiraz etmediğiniz sürece çıkartacağınız bütün “aykırı sesler” küresel iktisadi sistemin hoşgörüsü ile karşılaşacak ve bu babacan tavrından dolayı geniş halk kitlelerinin sevgisini kazanacaktır. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri Starbucks’ta eylem yaparken, bundan sonraki hayatlarında kapitalizmle olan ilişkilerine dair cümle kuramadılar  ya da kariyer planlamalarındaki uluslararası şirketlere dair yeminlerine yemin eklemediler, sadece ve sadece kendilerinin yazdığı besteyi kendileri güzelce icra ettiler.

Gelecek hafta içerisinde bir başka kurgusallık da ODTÜ’de gerçekleşecek. 12.Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi’nin ilk oturumu “Sermaye-İktidar Şemsiyesi Altında Üniversiteler” iddialı başlığıyla yapılacak ve oturumun ilk konuşmacısı oldukça sembolik bir isim olan Onur Hamzaoğlu. Buraya kadar her şey oldukça değerli hatta yer yer devrimci. Zira özgürlükler kampüsünde tam da bir akademisyene yakışır bir vaziyette üniversite-sermaye ilişkisi irdeleniyor ve bunun üzerine tartışmalar yapılıyor. Buraya kadar hiçbir sorun yok ve fakat kongrenin ana sponsorlarını gördüğünüz anda sorunun aslında hiç değişmediğini fark ediyorsunuz. Kongrenin sponsorları: Microsoft ve Türkiye İş Bankası.

Son olarak bir “kurgu adam” olan Sırrı Süreyya Önder’den bahsetmek gerekiyor. Meksika Sınırı günlerinde muhafazakar dünya ile kurduğu ilişkinin kurgusallığını BDP ile olan kıvrak dansı bize göstermişti ancak geçen hafta içinde meclis kürsüsünden yaptığı konuşmayı dinleyince artık bir cümle kurmak kaçınılmazdı: Bu ülkenin “en aykırı”, “muhalif”, “devrimci”, “direnişçi”, “mağdur” insanı aylardır bu devletten maaş alıyor.

Başta teorik çerçevesini anlatmaya çalıştığım ve üç örnek üzerinden alenileştirdiğim durumla aslında hepimiz bir gün tercih masasına oturduğunda karşılaşacak. Başkasının yaptığı hataları akademik bir malzemeden ziyade insani bir yanılgı olarak görmediğimiz sürece aynı hataları yaparak bir başka akademik çalışmaya konu olmaya devam edeceğimizi hatırlatmak isterim. Üstelik Starbucks, Microsoft, Sırrı Süreyya Önder onların peki Ülker, Anadolu Ajansı, Hakan Albayrak kimin?

Not: Sırrı Süreyya Önder bu devletten maaş alıyor derken Hakan Albayrak Anadolu Ajansı’nda danışman olarak göreve başlayacakmış. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder