20 Mart 2010 Cumartesi

tadımlık ölüm

bu ilk mezarlıktan geçme denemesi değildi elbette. böyle akıl sır ermeyen işlere istidadı çoktan beri sürmekteydi zaten. olmadık zamanda muhalefet şerhi koymalarından belliydi dengeden yoksunluğu. itidalli olmaktan ne anladığı da meçhuldu. dar vakitte çokça çay içip, başına buyrukça gazete okumasına ne demeli peki. aynı yolu tekrar tekrar amaçsızca yürümesi hakeza. aniden karar verip çıkardı meskenden. kanadı kırık kuş merhamet ister diye bağırırdı gecenin bir yarısı sokaklarda. çayocağından çıkınca ah ulan rıza demesi yok mu lümpenliğin bu kadarına da pes doğrusu. bugün niyetimi kütüphaneye aldım diyen insandan ne beklenebilir ki. sorgusuz sualsiz şöyle içtence davranmaktan nefret ettiği her halinden belliydi. seçkinci bir üslubu vardı. nihat genç falan okumuşluğu da vardır, soğuk sabun okuduğu gece ağladığını ben biliyorum. öyle de içli bir çocuktur ha. insanların gözlerinin içine bakmakta bulmuştu insanların yüzüne bakmamanın formülünü. yıllar önce müslüm gürses'e sormuşlar; efendim hakan taşıyan için arabeskin yeni bir peygamberi diyorlar, baba cevap vermiştir işte; ben öyle bir peygamber gönderdiğimi hatırlamıyorum; dost meclislerinde bu menkıbeyi anlatmaktan pek gönenirdi. akakiyeviç denildiği anda yetmez mi hüzünler perim yetmez mi dökülürdü kırılarak, yalnızca. şiddetli baş ağrıları yoklardı zamansız anlarda. iyi vatandaşlar'dan ziyade; kötü arkadaşları severdi. işte aşağı yukarı bu minvalde bir adam usul ve seyrek adımlarla yaklaşmaktaydı sonuna. metafiziksel bir geometrinin tam ortasındaydı. travmatik bir gerginlik sarmıştı dört bir yanını. durumuna yakışır bir türkü söylemek istese de başaramamıştı. bol ünlemli bir ağıt yakışırdı ama bir rus topçusu kadar soğukkanlı ve ayaklarına hakimdi. ilerlemekteydi. koptu kopacaktı. ve o kapıdan burulan bir kan kadar nizamsız girmişti bir kere. her yerde isimler vardı. mermer üstü isimler, taş üstü isimler, isimler. o gereksiz bilgiyi hatırladı ve bu dünyanın zekasına söverek okudu tüm ölülerin adlarını, doğum yerlerini, tarihlerini. ölünün diriden umduğu bir fatiha gibi kötü kafiyeli yazıları da okudu elbette. bambaşka bir atmosfer altındaydı şimdi. ne söyleyeceğinden çok ne söylenmeyeceğini düşündü uzun uzunca. bütün uzun vadelerin içini dolduran heveskar cümleler yerini daha önce hiç duymadığı bir lisana bırakmıştı. inilti gibiydi içinden gelenler. soyutlanıp somutlaşan tek yerdir mezarlıklar. bir yolculuksa dünya bunun en güzel varış yeridir ölüm ve büyük lafların hepsi de gömülüdür mezarlıkta. alışkın olmadığından hemen çıkmak, uzaklaşmak istedi nedense. ağırdı iklim ve sancı geç saatlerde. hızlı adımlarla uzaklaşırken bir sahne düştü dünyasına. belki de bir film çekimi vardı orada, bir yazar romanının gerçek hayatta nasıl duracağını denemek istiyordu oracıkta, nitelendirmesi çok zor bir dilim konmuştu sofrasına. evet iliklerine kadar yoklaştı hayat. bıçak saplandı böğrüne, levye ışık hızında inmişti suratına, dünyaya düşmüştü, küstü, üzüldü. bir çocuk adam gibi ölmüştü. ne oğuz atay'ın hükmü geçerdi şimdi ne de başka roman şifa verirdi bu durumda.
öğleden önce bir vakitte şöyle bir cümle kurdu bir anne bir mezarlıkta:
-yavrum ben yine gelecem. tamam mı bitanem.

1 yorum:

  1. sayın kurgan,
    Blogunuz teknik takibe takılmıstır. Lütfen telif haklarına daha saygılı olunuz.

    YanıtlaSil